Ahmet Ümit: Türkiye’de Nobel Ödülü’nü alacak yazar reddetse çok fiyakalı olur

Son kitabı ‘Aşkımız Eski Bir Roman’ın ilk baskısı 300.00 adet olan yazar ile buluştuk. 

Nevzat aslında “sıradan” sayılabilecek bir karakter. Yani, özel hayatında müthiş heyecanlı, hareketli bir adam değil. Nasıl çıktı ortaya?
Bu sıradan lafı doğru bir laf, tam doğru yansıtıyor. Çünkü ben de inceden inceye düşünüp bir karakter yaratayım diye düşünmedim aslında.1998 yılında, Yeni Yüzyıl gazetesinin yayın yönetmeni olan rahmetli Okay Gönensin benden bir hikaye istedi. Nevzat o zaman çıktı. Nevzat dediğin de bir tane polis işte, özel biri değil hayatımda. Fakat çok beğenildi. Bunlar bir gazete sayfasının arkasında başlayıp biten kısa hikayeler. Sonra baktım ilgi görüyor, polisiye yazara da yakışıyor böyle karakterler, ‘Kavim’ romanında buna odaklandım. Özelliği, özellikle sıradan olmasıydı. Mesela, Sherlock Holmes’a baktığımızda sanki insan değildir, analitik düşünen bir beyindir. Size bakıyor, bağlantı kuruyor, birtakım davranışlarınızdan psikolojik analizler yapıyor. Benimki böyle olmasın, bir de polis olsun dedim. Dedektif daha fiyakalı bir şey ama Türkiye’de dedektif yok.

Siz de ilk tanıştığınız insana böyle analitik yaklaşıp psikolojik çözümlemeler yapıyor musunuz?
O kadar kafa yormam, çünkü bu gıcık ve zor bir şey ama belki bilinçaltım bunu yapıyordur. Biz yazarlar fiyaka olsun diye “çok iyi gözlem” filan deriz böyle. Ben yemek yiyorsam yemek yerim, neyin gözlemini yapacağım allah aşkına ya. Gitmişim tatil yapıyorum… Ha orada çok enteresan bir adam olunca bakıyorum. Çok uçuk bir şeyse, o enteresanmış derim. Zaten benim ilginçmiş dememe gerek kalmıyor, millet gelip anlatıyor “Abi bizi yaz, hayatımı yaz roman olur” diye.

Gerçek hayatta temsil ettiği biri var mı Nevzat’ın?
İki tane film karakteri var. Bir tanesi Atıf Yılmaz’ın ‘Ah Güzel İstanbul’ filmindeki Sadri Alışık. Sadri Alışık’ın temsil ettiği Haşmet diye bir karakter var. Sinema tarihimizin en güzel filmi. İkincisi Muhsin Bey filmindeki Muhsin Bey; eski İstanbullu, efendi, değerlere saygılı. Bir de gerçek bir polis var; Cevat Yurdakul. 1978 yılında Adana’da öldürüldü. Solcu bir polis emniyet müdürü. Bu üçünün birleşimi Nevzat.

Behzat Ç.’yi nasıl buluyorsunuz?
İyi buluyorum, gayet başarılı bir dizi. Türkiye’de polisiye dizi çekmek çok zor, o yüzden dijital alan daha doğru. Çünkü Türk halkı polisiye izlemez.Türk halkı matematik problem çözmek istemiyor. Akşam evine geliyor; kız evlendi evlenmedi, öteki aşık oldu, çocuk kanser oldu kurtulacak mı kurtulmayacak mı diye öyle gidiyor… Polisiye öyle değil ki. Takip edecek. Masaya neler geldi, telefonların markası neydi, vazoda ne çiçek vardı bunların hepsi önemli. Bunu adam kafasında nasıl tutsun… Tutmaz yani. Türk halkının böyle bir düşünce yapısı yok.

Kolunuzdaki bir rahatsızlıktan dolayı artık kitap imzalamak yerine kaşe kullanıyorsunuz. Gönül koyan okuyucularınız oluyor mu?
Oluyor. Bir açıdan haklılar, durumu anlamıyorlar. Benim yaşadığım durum, bütün yazarların hayallerini süsleyen bir durum ama bunun getirdiği bedel de bu. 1 yıl önce Eskişehir’de fuara gittim, inanılmaz bir kalabalıktı. Eskişehir kara iklimi olduğu için gündüz cehennem gibi sıcak, saat 6’dan sonra da buz gibi olur. Akşam oldu, insanlar hala dışarıda beni bekliyorlar. Hızlandırayım diye çok hızlı imza yaptım ve şu anda kolumda tenisçi dirseği var. Şimdi okur üç beş saat bekliyor. Sonra geliyor, kaşe basıyoruz. “Kaşe mi?” diyor. Evet kaşe, çünkü böyle giderse, elimi kullanamayacağım. Buradan da duyuralım; artık yapmayacağım imza. Bu kadar ilgi çok güzel ama böyle zararları da var.

Fotoğraf?
O zaten allahın emri. Kız arkadaşına kitap almış, annesinin, erkek arkadaşının doğum günü diyor, imza diyor. “Peki, gel” diyorum, annesine video çekip gönderiyoruz. Onlar da haklı ama yapacak hiçbir şey yok. Belki de hiç yapmayacağım ileride. Şu anda benimle buluşmak isteyen okurlarıma ancak bunları verebilirim, başka bir şey veremem. Çok net.

İleri zamanlarda -çoğu sanatçı gibi muhtemelen siz de görünmez olduktan sonra- Ahmet Ümit imzalı bir kitap, Picasso tablosu kadar değerli olabilir gibi gözüküyor bu durumda. 
Mümkün olabilir. İşin bu dereceye varacağını hiç düşünmemiştim. Müthiş bir ilgi ve alaka var. Bir yandan çok iyi, bir yandan da bilemiyorum… Birçok yazarın hayalini süsleyen bir durum.

Kitabın ilk baskısı 300.000 adet  yapıldı. Bu Türkiye koşullarında çok sıra dışı bir rakam. İlk kitabınızın ilk baskısı kaç adetti?
2.000 adet. 1996 yılında 4.000 adet basıldı, inanılmaz bir tanıtım yapıldı ama bir yıl yeni baskı yapmadı. Dört yıl sonra ‘Patasana’,  yedi baskı yaptı. Bu çok önemli bir şeydi. Sonra ‘Kavim’ romanım 30.000’e ulaştı. ‘Babı Esrar’da 100.000. 1989’dan beri kitap çıkarıyorum ben. Geçen gün genç bir yazar arkadaşım geldi bana “kitaplarımı yayınlamıyorlar” diyor, beni de yayınlamadılar. O şöyle zannediyor; Ahmet Ümit, Orhan Pamuk çıktı, kitabını yazdı ve ünlü oldu. Böyle değil. Böyle olursa bir sorun var demektir. Dişinle tırnağınla kazıyorsun, yıllarca çalışıyorsun. 82 yılında ilk öykümü yazdım, kitaplarım 18 yıl sonra satmaya başladı.

Bir de kişisel gelişim yazarları var…
Hayatın anlamını arayan insanlar var, bir kitap okuyacak ve hayatın anlamını  çözecekler. Bunun anlamını bilen kimse yok. Zaten hayatın anlamı olsa, hayat çok sıkıcı olur. Herkes kendi anlamını bulacak. Bunun için hayat bir mücadele ise sen donanımını arttıracaksın. Kimse sana “Aşkı böyle yaşayacaksın” diyemez. Ne biliyor ki o? Aşk özel, ömür özel. O yüzden kimse sana böyle yaşamalısın diye formül veremez. Bunu formülü veren bir edebiyatçıysa, sahtekardır. Kişisel gelişim yazanların çoğu palavra zaten. Oğlan 25 yaşında psikolog, hayat konusunda ders veriyor, 30 yaşında aşkı anlatıyor. Okurun da biraz düşünmesi lazım. Nasıl bilebilir böyle bir şeyi? O başka bir şarlatanlık. Edebiyat uzun süren bir iştir. O  genç yazara da bunu söyledim. Sen şimdi geliyorsun, burada kalabalıkları görünce ağzının suyu akıyor. Asıl önemli olan bu değil, önemli olan iyi kitaplar yazmak. Evet Allah razı olsun herkes gelip kuyruğa giriyor, teşekkür ederim. Ama en güzel şey iyi bir eser yaratmak. Onun verdiği haz hiçbir şeye benzemiyor.

Evet, Türkiye’de yazar olmanın en azından uzun süre iyi para kazandırmadığını biliyoruz.
Ne parası ya, para kazandırır mı hiç.

Siz kazanıyor musunuz?
Artık tabii ki. Yani bir kitap ilk çıktığında 300.000 basıyorsa ve yılda en az 600.000 satıyorsa kitaplarınız, para kazanırsınız.

Yayınevlerinin sert sözleşme maddeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
O bende olmuyor. Ama ilk başta bende de öyleydi. Sonuçta yayınevi kültürel bir kurum ama aynı zamanda da ticari bir kurum. O yüzden en sert sözleşmeyi yapacak, yazar da dişini gösterecek ve sadece yayın hakkını verecek. Veriyorsa sesli kitaplar için dijital hakkını da verecek. Ama film, tiyatro, opera bunları vermeyecek. Bundan daha önemlisi, iyi şeyler yazın. Mutlaka karşılığını alırsınız.

Türkiye’nin Nobel Ödülü karnesine baktığımızda sınıfta kalıyoruz sanki.
Nobel Ödülü de sınıfta kalmadı mı sizce? Churchill gibi şaibeli bir adama Nobel Ödülü verilmiş ya. Obama başkan oldu, henüz hiçbir faaliyeti yok adamın, Nobel Barış Ödülü’nü verdiler. Skandallarla sarsılıyor Nobel. Bence boş verin. Dostoyevski’nin Nobel Ödülü mü var? Yaşar Kemal’in ödülü alamaması Yaşar Kemal’den ne eksiltti?

Peki, Türkiye’ye bir daha Nobel Ödülü gelir mi?
Gelir, ama bence alacak yazar reddetse şahane olur. Çok fiyakalı olur.

Röportaj: Berna Abik
Fotoğraf: Avşar Gülener

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki Haber

Demet Evgar: Bu ülkede toprak altında kalmış çok kadın hikayesi var

Sonraki Haber

Peki sizin gıda ayak iziniz kaç?