On bin adımda Kuzguncuk

0
1089
Kuzguncuk, Boğaz’ın nispeten az nüfuslu, sessiz sakin köylerinden biriydi. Son yıllarda sükunet yerini curcunaya bıraktı. Fotoğraftaki halini ancak hafta içi gündüz saatlerinde görebiliyoruz.

İstanbul’un en huzurlu Boğaz semtlerinden Kuzguncuk’ta işler özellikle de hafta sonları çığırından çıkıyor. Sık sık ziyaret ettiğim bu bölgeyi bu kez 1980’den beri mesken edinmiş, bölgenin korunması için de mahalleliyle çaba göstermiş mimar Nevzat Sayın’la konuştum. Gezmeyi ve huzursuzluk vermeyi de ihmal etmedim. BURAK KURU

Bir tatlı huzursuzluk vermeye geldim Kuzguncuk’a…

Kuzguncuk’a çok sık gidiyorum ve her seferinde aynı şeyi görüyorum: Renkli kapılar, önünde fotoğraf çektiren insanlar; cumbalı evler, önünde fotoğraf çektiren gelin-damatlar; ağaçlı yollar, yol üstünde fotoğraf çektiren insanlar; merdivenler, merdivenlerde fotoğraf çektiren insanlar, kafeler, kafelerde otururken fotoğraf çektiren insanlar. Kuzguncuk böyle bir yer, birileri bir yerlerde duruyor ve fotoğraf çektiriyor.

Aslında İstanbul Boğazı’nın bu güzel semti bostanıyla, koruduğu dokusuyla, makul nüfusuyla huzur vaat etmesi gereken bir bölgeyken, İstanbul’un kalanı tarafından iç turizmin en coşkulu yaşandığı noktalardan biri haline geldi. Ve bu durum, Kuzguncuk yerlilerinin canını sıkacak noktayı çoktan aştı. Kapılarına, “Burada fotoğraf çektirmek yasaktır”la başlayıp “Burada fotoğraf çekilenler ayrılıyormuş”a, “Burada fotoğraf çektirenler hakkında adli işlem yaptırılacaktır”a kadar varan uyarılar asıyorlar. Haksız değiller, fıkraya varan örnekler çok. Peki nedir Kuzguncuk’ta yaşayanları çileden çıkaran bu ilginin sebebi?

Kuzguncuk’un popülerliği ‘Perihan Abla’ dizisinin çekildiği dönemde artıyor. Nevzat Sayın o vakitler bir hata yaptığını itiraf ediyor. Dizide ‘Perihan Abla’nın oturduğu evi satın almış ve orada yaşamış. 1984-89 arası o evde geçen günlerinin özetini şöyle anlatıyor: “Yanmıştık. Durmadan kapı çalıyor, ‘Perihan Abla burada mı?’ Düşünemedim böyle bir şey olacağını.”

1980’den beri bu muhitte yaşayan, büyük mimar Nevzat Sayın’ın, eviyle aynı sokakta olan ofisine uğrayıp soruyorum. Şaşırtıcı bir kısa özet aktarıyor ilk cümlesinde: “Aslında ilginç olan şu, burada hiçbir şey yok. İnsanları çeken de hiçbir şey olmaması.”

Ardından bölgenin tarihine bakıyoruz. “Kuzguncuk, İstanbul’un çok iyi korunmuş yerlerinden biri. Bütün bu yapılanlar, 1957’deki koruma yasalarının netleşmesi ve tespitlere kadar yapılmış. Ondan sonra bu koruma yasalarıyla, yönetmelikleriyle kendi kendini koruyabilmiş bir bölge. Bir de ilginç bir şekilde 6-7 Eylül olaylarından sonra çok büyük sayıda göç olmuş. Mesela buradaki Ayios Yeorgios çok büyük bir kilise. Surp Krikor Lusareviç büyük bir Ermeni kilisesi. Bir başka Ortodoks kilise. İki sinagog var ama cami 1952 yılında yapılmış. O yapılana kadar aşağıda Üryanizade Cemil Molla Mescidi varmış. Dolayısıyla buradaki nüfus Müslüman olmayanlar. Onların gidişiyle onların yerlerine Rize ve Kastamonu eşrafı dolmuş. Ben 1980’de geldiğimde, burası hâlâ eski karakterinin önemli bir bölümünü koruyan ama yeni insanlarla bunu sürdürmeye çalışan bir yerdi. Biz biraz üçüncü bir faz gibi girdik. Ne Kastamonu-Rize eşrafına benziyorduk ne de buradan gidenlere.”

 ‘KÜÇÜK KUDÜS’ SOYLULAŞIR MI?

Kuzguncuk’un ‘Küçük Kudüs’ olarak anılmasının altında yatan da bu huzuru. Bölgenin ‘soylulaştırma’ya istese de uğrayamayacak olmasıysa uzun süre buranın İstanbul’un geri kalanından farklı olan özelliğini korumasını sağlayacak. 

“Bu arada bir yerde kalmış olmak buranın kendi hakikatini sürdürmesinin önünü açtı. Yukarıda Altunizade var, eski bir yerleşme. Bir tarafında Fethi Paşa Korusu var, öbür tarafında Nakkaş Baba Mezarlığı var, bu tarafı da deniz. Dolayısıyla Çengelköy, Beylerbeyi bu huzurlu durumu yaşayamadı. Delirmiş gibi siteler doluştu. Burada site yapacak yer yok. En büyük arazi Ortodoks Kilise Vakfı’nın. Mezarlıkları burada. En büyük Yahudi mezarlığı burada. 600 yaşında taş var. Dolayısıyla Bizans’ın Yahudileri de burada. Bu çanak tuhaf bir şekilde kendisini koruyabiliyor. Ama mesela burası çok varlıklı bir adam için hiç enteresan bir yer olmadı. Haliyle müteahhitler için cazip bir yer değil. Bir yeri yıkamıyorlar, yıkarsa aynısını yapmak zorunda. O da kimseyi ilgilendirmiyor. Otopark yok, garajını yapacak yer yok. Varlıklı kesimin ilgi alanına girmiyor Kuzguncuk. Girmeyince çok sınırlı parası olanların da ilgi alanına giremiyor çünkü onlar da alamıyor” diyor Nevzat Sayın.

Çıkıp dolaşalım. En civcivli yer İcadiye Caddesi. Boylu boyunca uzanan kafeler, Kuzguncuk kalabalıklaşınca birden tarihi olduğunu hatırlayan yeni dükkânlar, ya da uzun yıllardır yerini koruyan esaslı dükkânların çoğu burada toplanmış. Kalabalıktan hoşlananları deniz tarafına, hoşlanmayanları öbür tarafa alalım.

Biz yukarıdan başlayalım, aşağıya iner, orada dinleniriz sonunda. Zevkli döşenmiş, sakin bir ortam sunan Cafe Meo’da vaktiniz varsa konuşma atölyelerine katılabilirsiniz. Yabancı dilinizi geliştirmek için bire bir (İcadiye Caddesi, 163). Kalabalık buraya kadar uzandıysa, denize doğru inerken, sağda begonvilleriyle dikkatinizi çekecek Gule Kafe’de (İcadiye Caddesi, 147) ya da Kuzguncuk Çikolata-Kahve’de (İcadiye Caddesi, 45) çay-kahve-tatlı üçlüsüyle vakit geçirebilirsiniz. Diğer mekânlar için bu haberden sonraki sayfalara göz gezdirin.

BOŞUNA KAZANILMADI BU BOSTANLAR

Yorgunluk atma noktası, Kuzguncuk Bostanı. Bu huzurlu mekân kolay kazanılmadı. Mahalleli hastane ya da okul yapılması için direndi ve burayı korudu. İyi ki öyle yapmışlar. Yaz geceleri açık hava sineması, kura çekimiyle dağıtılan küçük bostanlarıyla, bulunmaz bir nimet (Bostan Sokak).

Gelin-damat fotoğrafçılığının zirvedeki mekânı Kuzguncuk, düğün için de revaçtaydı, çünkü Yanık Mektep vardı. Şimdi burası en güzel günlerinden uzakta çünkü maalesef pandemi dönemindeyiz ve önlemler katı. ‘Halay çubuğu’ kullanılan bir düğün Yanık Mektep cool’luğuna yakışmaz. Bostandan çıkınca yolun karşısında, duvarın arkasında (Behlül Sokak, 6).

Surp Kirkor Lusareviç Kilisesi ve Kuzguncuk Yeni Camii, neredeyse aynı avlu içinde.

Surp Kirkor Lusaroviç Kilisesi (Çarşı Caddesi, 49) ve Kuzguncuk Yeni Camii’nin neredeyse aynı avluyu paylaşmalarına şaşıracaksınız, Rum Ortodoks Kilisesi Ayios Yeorgios’u (St. George/İcadiye Caddesi, Dere Sokak, 19) ve Bet Yaakov Sinagogu’nu da pas geçmeyin.

İnci Çayırlı Sokak’ın köşesinde Vedat Milor’un tanıtmasıyla müşteri sayısında şaşırtıcı bir yükseliş yaşayan ve bu nedenle sokağa yayılan Metet Döner’de kuyruğa girmeyi göze alıp döner yiyebilirsiniz. Buna değer. 

Sonrasında döneri yakmak için bu sokağı tırmanıp en sonuna kadar gidin. Sağınızda bir kapı göreceksiniz. Açıksa girin içeri, burası Kuzguncuk Rum Ortodoks Kabristanı. Manzara hayatın güzelliğini, mezar taşları ölümü hatırlatsın. Tanıdık bir isim var burada. Markos Apostelidis. Bilinen adıyla Marko Paşa. ‘Dert babası’ olarak bilinen, Kızılay’ın öncülü Hilal-i Ahmer’in kurucusu Marko Paşa’nın kabri burada.

Tekrar anacaddeye inince taze kaybettiğimiz Kuzguncuklu mimar, şair, yazar Cengiz Bektaş gibi Kuzguncuk’la mazisi olan Rıfat Ilgaz, Can Yücel, Nâzım Hikmet’in anısına yaraşır Nail Kitabevi’nde çay-kahve de içebiliyorsunuz (Dere Sokak, 32).

Burayla komşu olan Kastamonu Köy Pazarı, semtin doğal ürün satan, en çok ilgi gören yeri. Cumartesi günü saat 04.00 gibi Kastamonu’dan kamyon geliyor, o ürünler gece yarısına kadar satılıyor. 37 yıllık geçmişi olan dükkânı Celal Deniz kurmuş, oğlu Onur Deniz’le beraber rutinlerini sürdürüyorlar: Kastamonu’da 50 köyden ürün toplayıp burada satıyorlar. Gece 00.00’a kadar açık (İcadiye Caddesi, 34).

OLAĞANÜSTÜ OLMAMASI OLAĞANÜSTÜ

Esnaf lokantası olarak Görele Yemek Salonu’nu pas geçmemenizi önerirken finali kesenize göre yapmanızı belirtip iki seçenek sunuyorum. İcadiye Caddesi’ni bitirip denize doğru yürüdüğünüzde küçücük bir pencere gibi duran parka ulaşacaksınız. Sağda denize sıfır olan İsmet Baba Restoran var. Biraz tuzlu. Bizim tercihimiz Can Yücel’den yana olacak. Hemen sağda duran Çınaraltı Cafe, Can Yücel’in müdavimi olduğu, içeride anısına bir köşe olan bir kahve. İçeri kapanmayıp, parkta oturup dükkândan sipariş edebiliyorsunuz. İstanbul için bulunmaz nimet.

“Ayırıcı bir özellik asla bulamayacaksın” demişti Nevzat Sayın sohbetimizde. Son sözü de ona bırakacağım: “Ama şu var: Olağanüstü hiçbir şey olmamak da bazen olağanüstü bir şey haline dönüşüyor. Mesela büyük ya da çok fiyakalı bir mağazaya girerken birçok insan çok çekinir. Elini kolunu sallayarak girmek, her şeye bakabilmek herkesin yapabileceği bir şey değildir. Dolayısıyla orta sınıfın burada kendini iyi hissetmelerinin nedeni orta sınıf bir yerde olmaları. Salına salına burada hiçbir şey yapmadan gezmek, bir kahve içmek çok enteresan bir şey haline geliyor.”

Büyük İstanbul sorunu

Şehir bozuluyor, herkes şikâyetçi bundan ama bir yandan da ikilem var. Kendi dükkânında esnaf olan kişi istediği parayı kazanamıyor ve dükkânını bir kafeye kiraya veriyor. Buna karşı nasıl bir direnç oluşturulabilir?

Bence birkaç katmanı var. Birincisi kent topraklarının özel mülkiyette olması. Bana sorarsan toprağın özel mülkiyette olması çok büyük bir arıza. Yani mendil kadar arsa bir adamın. Böyle bir şey olabilir mi? Onun için de bana asıl başa çıkılmaz yer bu geliyor. Mesela işte en yakın örnek Fikirtepe. 4.5 emsal verildi. Arsanın 4.5 katı büyüklüğünde yapı yapabilir demek bu. Bunun sonucunda 3 milyon konut var satılmayı bekleyen, bütün pompalamaya rağmen 110 binini satabildiler. İlk problem o. 

Bir diğer problem, sürekli yaygın bir suç ortaklığı yaratılması. Ben kötü bir şey yapıyorum, seni nasıl susturabilirim? Suçumun paydaşı yaparsam konuşacak halin kalmaz. Önce sana bir yer gösteriyorlar, çaktırmadan oraya bir kaçak yapı yapabiliyorsun. Sonra onu imar affına sokuyorlar. Sonra onun imar haklarını artırıyorlar. Yalıları ele alalım. Bugün deneme amacıyla, bütün koruma yasa ve yönetmeliklerini kaldırsak, Boğaz’da bir tane yalı kalmaz, kalamaz. Gider oraya 60 katlı bina yaparlar. Arkasında ne olduğuyla falan ilgilnmez kimse; binalar yerin altına, üstüne doğru uzar. 

Başka ülkeler nasıl koruyor diye düşünelim. Kimsenin aklına böyle bir şey gelmiyor bile. Kurallar o kadar yerleşik ki. Bizdeki gibi konutun en kârlı yatırım olduğu meselesine karşılık örneğin Hollanda gibi bir yerde Rotterdam’daki durumu anlatayım. Öğrencilerimizle gittiğimizde şunu sorduk: “Nüfusunuz artmıyor, neden çok fazla konut yapıyorsunuz?” 

Faslı bir belediye başkanı vardı. Dedi ki, “Neredeyse bir evde bir kişi yaşıyor artık Hollanda’da. Çiftler de ayrı yaşıyorlar ve konut sayımız sürekli artıyor.” Dört kişiyi bir evde tutarken, artık iki kişiyi bir evde tutmaya başlamışlar. Sonrasında da her evde bir kişi yaşamaya başlamış. Ve konut dört katına çıkmış. Bu çok büyük bir sayı. Çözüm olarak şunu yapmışlar: Toprağın büyük bir bölümü kamunun, onun için yasaları ve yönetmelikleri bildiği gibi değiştiriyor. Bir alan gösterip “Bunun yüzde 30’unu çok varlıklı insanlar için istediğin gibi yapabilirsin. Satılık bir konut bu, istediğin kadar gözünü çıkar lüksün. Yüzde 30’unu çok düşük gelir grubu için kiralık konut yapacaksın. Yüzde 40’ını orta sınıf için, kademelere ayırarak yapacaksın” diyorlar. Ardından bunları denetliyorlar. Bir ek kural da koyuyorlar: “Burası zengin mahallesi, burası orta sınıf, burası yoksullar şeklinde ayrım yapamazsın. Bu eve, ev işi yapmaya gelen kişi de hemen sokağın karşısında oturacak, herkes iç içe olacak.” Bunlar tabii çok üst kararlar. Makro ölçekte bir fikrin olması gerekiyor. 

Mesela Barselona, Amsterdam hap kadar yerler ve nüfusları da yok ama dünya şehri oldular. Her ikisinin de en az yüz yıldır kesintisiz gelişen bir şehircilik anlayışı var. Revizyona uğruyor, orada da kıyametler kopuyor, orada da rant meseleleri gündeme geliyor ama bizimkiyle ölçüldüğü zaman o kadar makul ve başa çıkılabilir bir şey ki. Bu kent toprakları sorunu çok önemli. Bir de konutun yatırım aracı olması meselesi var. Yıllar önce Yiğit Gülöksüz gibi az bulunur bir adam Emlak Bankası’nın başındaydı ve “En kârlı yatırım konut” diye lafa girdi. Konut ihtiyaç değil miydi, ne ara yatırım oldu diye düşündük. 

Bütün bunları üst üste koyunca böyle tuhaf bir şey ortaya çıkıyor. Şimdi İzmir, İstanbullaşıyor. Bu krizle durdu biraz, ne yapacaklarını bilemiyorlar ama devam ediyorlar.

Rota tavsiyesi

Nevzat Sayın’dan bir yürüyüş rotası istedim. Düşüneceği zaman yürümeye başlayan ve bunu çok sık yapan Sayın’dan aktarıyorum: “Bazen ara sokaklardan, Atik Valide üzerinden Karacaahmet Mezarlığı’na, oradan Kadıköy’e yürüyorum; sonra kıyıdan geliyorum Harem üzerinden. Bazen buradan kıyıya iniyorum, kıyıdan yürümeye başlıyorum. İngiliz Mezarlığı çok sevdiğim bir yer oraya giriyorum çıkıyorum. Sonra devam ediyorum oradan. Böyle bir rotam var. Ya da Kuzguncuk’un ara sokakları mesela, çok formda hissediyorsam kendimi Fethi Paşa Korusu’na çıkıp koşarım. Ama çok yokuş olduğu için özellikle inişlerde dize çok yükleniyor. Çok doğru değil yani. Yürüyerek düşünmek benim çok alışkın olduğum bir şey. Kendimi bildim bileli böyle. Bugün de hâlâ kafama bir şey takıldığı zaman uzun uzun yürürüm. Bazen mesela bir konuya takılıyorum. Çıkıyorum ve yürümeye başlıyorum. O benim çok güzel bir biçimde zihnimi açıyor. Sanki yürüme tempom düşünme ritmimi yakalıyormuş gibi. Hâlâ yapıyorum onu.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here