İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar?

Nur içinde yatsın, Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde, Hıristiyan nüfusu dengelemek için Anadolulu Müslüman Türkleri kente getirmek için özel bir çaba göstermişti. Önceleri gönüllülük esasına dayanan bu göç, Türklerin isteksizliği üzerine ‘zorunlu iskâna’ çevrilmişti.

Tarihçi Philip Mansel İstanbul’a zorla getirilenlerin kenti ‘bir eziyet ve ıstırap adası, felaketlerin toplandığı yer, fesat ve iflas kaynağı’ olarak gördüklerini anlatıyor. Bu dönemde bazı Türk önde gelenlerin ‘şehri kıyamete kadar terk etmeyi ve harap etmeyi’ önerdiklerini naklediyor. İstanbul’a ne zaman güneşli bir havada baksam bu lanetli vasiyeti hatırlıyorum. Doğrusunu isterseniz atalarımızın bu dileğini yerine getirmek için elimizden geleni ardımıza koymadık ama yine de şu güzel İstanbul’u tüketip, bitiremedik.

O hâlâ en umulmadık köşesinden en beklenmeyen şekilde büyüleyici güzelliğiyle karşımıza dikiliyor ve bize meydan okuyor: Yıkılmadım, ayaktayım, dertlerimle baş başayım! Bir halk masalına göre Tanrı İstanbul Boğazı’nı yarattıktan sonra dünyadaki her kavimden bir temsilci huzura çıkıp kendilerine haksızlık yapıldığını söylemişler. Tanrı da yarattığı dünyaya şöyle bir bakıp onlara hak vermiş. “Merak etmeyin” demiş, “bu Boğaz’a öyle bir kavim yerleştireceğim ki bu güzellikten eser kalmayacak.” Bu yazıyı yazmadan az önce Boğaz’da arkadaşlarla birlikte yaptığımız küçük bir tekne turundan indim. Pırıl pırıl bir güneş, insanın sırtını ürperten tatlı bir poyrazın Boğaz’ın sularında yarattığı küçük dalgalarla oynaşıyordu. Karşı kıyılar göz alıcı bir yeşile boyanmıştı. Yeşilin her tonu, aralara serpiştirilmiş erguvanlarla bezenmişti. Van Gogh fırçasının darbelerine benzer şekilde. Boğaz’ın öteki kıyıları Anadolu Kavağı gibi ‘asker koruması’ndan nasibini almadığı için o kadar şanslı değildi. Ama ne yaparsak yapalım Boğaz yine de güzelliğini korumayı başarmıştı. Ne silme binalarla dolu Ortaköy tepeleri, ne Boğaz’ın kalbine saplanmış bir hançer gibi duran ‘Göksu’ binaları… Hiçbirinin gücü İstanbul’un güzelliğini gölgelemeye yetmemişti. Belki de çirkinlikleri görmeye o kadar alışmıştık ki hiçbiri artık gözümüze batmıyordu.

Bir arkadaşım, bir erkeğin, bir kenti sevmesi için o kentte çok sevdiği bir kadın olması gerektiğini söylüyor. Acaba büyük çoğunluğumuz aşkı ve sevgiyi unuttuğu için mi İstanbul’u sevmiyor, onu tüketip bitirmek için didiniyor? Kim bilir? Boğaz’ın serin rüzgârı yüzümü her yalayışında bana aşkı hatırlatan şey de acaba bu mu? Dün öğleden beri dilime takılmış bir şarkı var. Sesim Münir Nureddin kadar olamadığı için elbette yüksek sesle söyleyemiyorum: “İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar?” İstanbullular ne kadar şanslı olduklarını bugün bir kez daha anlayabilecekler mi acaba? O kentte kendilerini seven bir kadının ya da bir erkeğin bulunduğunu hissedebilecekler mi?

Yazı: Mehmet Y. YILMAZ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki Haber

BOĞAZ’IN EN GÜZEL TANIKLARI

Sonraki Haber

SONGÜL ÖDEN SAHNEDE BAMBAŞKA