F. Betül Şahin: Laik kesim özeleştirisini yaptı, peki muhafazakâr kesim ne zaman yapacak?

0
3219

Ortalığı kasıp kavuran ‘Bir Başkadır’ dizisi, memleketimizin ‘bir başkadır benim memleketim’ güzellemelerinin dışında tuttuğumuz, ‘bir başka’ olan taraflarını gözler önüne serdi.

Marmara Üni. Sosyoloji Doktora Öğencisi – Yazar, Betül Şahin

F. Betül Şahin

“Onları katı, sınırları belli cisimler gibi değil, sıvı ya da yarı sıvı, birbirleriyle geçtikleri ilişkiye göre biçim değiştirebilen şeyler gibi görmek. Tarihin özel bir zamanında ve mekânında, zemin kaygan ve değişken, ortam dinamik. Burada her şey kendi olarak var ama aynı zamanda başka bir şeye dönüşmeye de hazır.” 1 

Ülkemiz, muhterem hocam Murat Belge’nin Osmanlı’nın kurulduğu zamanı ve bu toprakları düşünerek yaptığı tasvirdeki gibi. Hep bir iç içe geçmişlik, zıtlığı da içinde barındıran birbirine benzerlik mevcut bu alanda. Birbirinden meydana geldiğin kadar, başkasına da dönüşebildiğin topraklar burası. Hepimiz ötekimiz kadar dindarız, hepimiz diğerimiz kadar inkârcı. En ‘entel’imiz, çoğu zaman en ilkelimiz, bazen en ilerimiz. Hepsi bize ait. Ama bu benzerlikler ve tezatlıklar, bir sarkaç gibi gerildiği noktada, arzulananın tam aksi yöne fırlayabiliyor. Bu gerilim, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğduğu tarihten itibaren bir saat gibi işliyor.

‘Bir Başkadır’ dizisi, bizi bu gerilimin en dip ve en somut noktalarından birinden; başörtü önyargısından başlatarak, aynı bünyede taşıdığımız, her gün, her an, her ailede yaşadığımız gerilimlere ayna tutuyor. ‘Ayna tutuyor’ ifadesini burada rastgele kullanıyor değilim, bu dizi birçok noktada gerçeği, olanı, olduğu gibi ve usta bir biçimde yüzleşmemizi sağlayarak yansıtıyor. ‘Bir Başkadır’a yöneltilen eleştiriler, bize bizi gösteren bu aynayı duvara fırlatıp kırmaktan öte bir şey değil… O aynayı fırlatıyoruz, çünkü o gerçeklerle yüzleşmeye hazır değiliz henüz. İçimize, avcumuza batıyor orada gördüklerimiz. Lokum gibi bir hoca görmeyi kabul ede- mediğimiz gibi, hocanın kızının tercihleri de, ‘ev’den çıkması da, içimize sinmiyor, o

ayna avcumuza batıyor ve kanatıyor… ‘Muhafazakâr Kadın’ üzerine çalışan bir sosyoloji doktora öğrencisi olarak, ‘Bir Başkadır’ dizisi kadar, ona yöneltilen eleştiri ve yorumlara da önem verdiğim için Instagram hesabımdan takipçilerimi yorum yapmaya teşvik ettim, birçok arkadaşımı bilhassa arayarak diziyi yorumlamasını istedim. Dinlediğim ve okuduğum yorumlardan vardığım sonuç; herkes her şeyde olduğu gibi, kendi bagajında ve yarasında ne varsa, diziyi de o noktadan değerlendirdi. Kiminin canını başını açma sahnesi yaktı, kimininse eş terörü… 28 Şubat mağduru, çocuk yetiştirme veya kendi isteğiyle çalışmama gibi sebeplerle hayatı uzaktan izleyen kadınlar başörtülü karakterlerin temizlikçi ve varoş; Kürt ve görgüsüz olarak temsilinden çok fazla rahatsız oldu. Diğer yandan çalışan, hayatın içinde farklı insanlarla temas halinde olan ve ‘başörtülü’ olma kimliği kadar farklı kimlikleriyle de hayatın içinde yer alan ve ‘başörtüme laf ediyorlar’ komplekslerini yenmiş kişiler ise Meryem’den rahatsız olmadı, aksine, çok sevdi. Ve Meryem’in de, Gülan’ın da bir Türkiye gerçeği olduğunu daha kolay kabul etti.

Bu topraklarda sadece doğduğun ev kaderin olmuyor, içine doğduğun nefret de kaderin oluyor.

Yorumlarda farklılıklar olsa da, dizinin başörtüye dair travmaları hortlatması birçok kişide ortak. Burada inkâr edemeyeceğimiz ve ‘mağduriyet edebiyatı’ndan daha farklı bir ilişkiyle ele almamız gereken bir ‘yara’ var. Ve o yara, toplumda hâlâ açık. Siyasi gerilimler o yarayı hem taze tutmaktan yana oluyor hem de orada biriken öfke, o yarayı hem kanatıyor hem de aynı el o düğümü arapsaçına döndürüyor.

Yorumlardan biri de: ‘Hastasından nefret eden doktor olur mu?’ Olmaz mı?

Hastasından nefret eden doktor, öğrencisinden veya velisinden nefret eden öğretmen, gelininden sırf kapalı olduğu için nefret eden kayınvalide, sevmesi veya duygusal bir bağ kurması gerekmediği halde yolda gördüğü insandan nefret eden öyle çok insan var ki toplumumuzda…

Bu nefret, ‘siyasi görüş’ gibi basit olarak tanımlanamaz, işine, mesleğine, eğitimine devam etmesini engellediği boyutta, insanlık suçuna giriyor, ama içimizden çıkmıyor, engellenemeyecek şekilde kanımızda geziyor. Densizlik, patavatsızlık kadar patolojik de bir şey bu.

İşte bu noktada Peri, belki yazları Londra’ya gitmek yerine bir eczanede kalfalık yapsaydı, toplumunun gerçeğine daha iyi yaklaşabilirdi. Burada sadece Peri’nin topluma ‘inerek’ yaklaşması değil, başörtülü kesimin de o tabakadan uzak olduğunu görüyoruz. Robert’te bir başörtülünün olmaması mesela.

Robert gibi okullara, sırf öğretmenlerin çocuğa yaklaşımlarını kötü etkileyecek diye çocuğunun lise hayatı boyunca veli toplantısına gitmeyen, eşlerini veya açık kız kardeşlerini gönderen başörtülü velileri tanıyorum. Bu da Peri kadar gerçek.

Geçen yaz hafta içi bir sabah balkonda çocuklarımla kahvaltı ederken yan komşuda çalışan temizlikçi hanım kafasını uzatıp selam verdi ve bana “Siz evin çalışanısınız herhalde” dedi.”Hayır, ev sahibiyim” dediğimde, “Bu sitede hiç kapalı ev sahibi görmedim de, hep çalışanlar kapalı oluyor, o yüzden sordum” diyerek özür diledi. Bu sınıflandırmaya başka bir yerde maruz kalsam, hoşlanmayabilirdim. Ama bu tespit bir gerçeği yansıttığı için ve olabilecek en kibar halde söylendiği için üzerinde durmadım bile. Ben de normalde çalıştığımı ama o gün evden çalışacağımı söyledim.

Burada benim yardımcı sanılmamdaki tek pay kapalı olmamda değil. O saatte evde olmam, parkta çocukların anneleri değil de bakıcı sanılmamdaki sebep çocuklarını parka götüren annelerin azlığı, çocuğumu okuldan almaya gittiğimde hostes sanılmamın yine o saatte çocuklarını almaya gelen annelerden çok kapalı hostes olduğu gerçeklerini de kabul etmek lazım.

Ve ‘mağduriyet’ üzerinden değil, ‘realite’ gözüyle ele almak lazım. Burada mikrofonu hazır ele geçirmişken dert yanmak değil niyetim, gerçeğe biraz daha yakından bakmak. Sergi açılışında, üst düzey iş yemeklerinde hep tek kapalı ben olduğum için, işte bu yüzden ‘Bir Başkadır’ dizisinin gerçeği yansıttığını düşünüyorum. ‘Başörtü’ her zaman bir üst kimlik. Ne kadar entelektüel bir çaba da ortaya koysanız, ne kadar başarılı bir iş kadını da olsanız, ‘başörtülü kadın’dan öteye gidemiyor tanımınız, başörtünün öyle kapsayıcı ve tüm kimlikleri ‘örtücü’ bir yönü de var.

‘Bir Başkadır’ın ayakta alkışladığım iki sahnesi var. Birincisi, Peri’nin Gülbin’in karşısına oturup, kendisiyle yüzleştiği ve hayatının bu döneminde, mesleğinde o kadar ‘ilerlemişken’ kendiyle hastasının arasına giren bu önyargısının teşhisini ‘annemle babamın da b.k yemesi tabii’ diyerek bulduğu, ‘öteki’ne bu kadar düşmanca yetiştirilmesinin sonucu olarak bugün geldiği noktayı değerlendirmesi.

İkinci sahne, Gülbin’in kardeşine bağırdığı sahne. ‘Kardeşi kardeşine düşürdüler görmüyor musun?’ sahnesi. İyileştirme çabası içinde olan ve iyileştiren de kadın. Başörtü sorunu nasıl kadınların üzerine yıkılan bir sorunsa, ötekileştirmenin sancılarını da hep kadınlar üzerinden izliyoruz. Dizideki Kürt baba, bir tek ağıt yakıyor, oğlan çocuk suskun, sakat kardeş konuşamıyor, bir tek Hilmi ve hoca düzgün iletişim kurabiliyor. Yasin zaten adında bir ayetin ağırlığını taşıyor, tüm Türkiye’nin bildiği ortak ayet. Yasin. Ya-sin. Cumhuriyet sonrası tüm dini ritüelleri tek bir ‘güllü Yasin’de toplama gayretinin sonu, ölülerimize okuduğumuz ayetin ağırlığını taşıyor. Evdeki erkek olmanın ağırlığını. Hep kasılmış bir halde. Çünkü ‘erkek olma’nın tanımı terorize etmek, illa otorite kurmak, yasaklamak olarak ‘belletilmiş’ ona. O otoritenin içi boşalsa da bağırmalarına, güç gösterisi yapmaya devam etmek zorunda hissediyor kendini. Bir rahatlayamıyor, içindeki gerilimle cephede savaşsa daha rahat edecek, ama evi zapt edemiyor, kendini de, evini de…

Şimdi eğri oturalım doğru konuşalım. Laik kesim, kendi özeleştirisini yaptı, peki muhafazakâr kesim ne zaman yapacak? Kabul edelim ki, Peri ve onun gibilerin anneleri kapalıların başörtüsüyle uğraşırken, Meryem’in annesi de ‘açık’ların mini eteğiyle, rujuyla, babaları da erkeklerin bakışlarıyla uğraştı. Her içki içen ‘ayyaş’ olarak tanıtıldı, sarışın kadı- nın ‘namusu’ sorgulandı. Ve bugün geldiğimiz sonuç, herkes, yıllardır birbirine düşman yaşamakta… Herkesin eteğinde biriktirdiği taşlar kadar, birbirine atmak için cebinde de biriktirdiği taşlar var.

Bu topraklarda sadece doğduğun ev kaderin olmuyor, içine doğduğun nefret de kaderin oluyor. Maruz kaldığın nefretin nesnesi değişiyor ama bu ülkede istisnasız her evde doyduğun bir nefret oluyor. Bu sebeple Peri’nin itiraf sahnesini ayakta alkışlarım: “Yapamıyorum, kendime engel olamıyorum.” İtirafı çok kıymetli bu noktada. Bunun geç bir itiraf olduğunu düşünenlere, bu sahneyi 10 yıl önce görseydik, bugün farklı bir yerde olabileceğimize inanmakla beraber, demek ki ancak bugün bu itirafa hazır olduğumuzu düşünmekteyim.

Refleks olarak hakaret edilebilen bir ülke burası. Avrupa’da refleks ‘Sorry’, ‘Özür dilerim’dir, bizde refleks kavga, hakarettir. Daha geçen hafta Peri’nin annesiyle göz göze geldim. Nişantaşı’nda şık bir restoranda yemek yerken lokmalarımı saydı, Caddebostan’da bisikletle yanından geçerken “Bisiklet yolunda yürüyorsunuz” dediğimde “Senden mi öğreneceğim” diye bana saniyelik zaman dilimi içerisinde refleks olarak hakaret etti. Ama Meryem’in annesi de, “Şu imansızlara bak” diyerek Allah’a sığındı. Bir başkadır memleketimin ötekileştirmesi.

1 Murat Belge, Osmanlı’da Kurumlar ve Kültür, s. 12.

YAZI: F. BETÜL ŞAHİN

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here