Zaman makinesiyle bir tur atmaya hazır mısınız?

0
3623
Toplumun farklı kesimlerinin temsil edildiği bu çekirdek ailenin bireyleri, birbirlerinden ne kadar farklı olsalar da aynı çatı altında yaşamanın bir yolunu buluyorlar.

‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’ 9 Nisan itibariyle Netflix’te bu kez film olarak karşımızda. Yeni yapımı yönetmeninden ve oyuncularından dinledik.

Yazı: Selin Özavcı Tokçabalaban

Yılmaz Erdoğan’ın kaleminden çıkan ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü? ülkenin yakın tarihine odaklanan senaryosuyla, ilk defa sahnelendiği 1999 yılından beri izleyicinin güçlü ve hızlıca bağ kurduğu zamansız bir tiyatro oyunu. Bu bağın kurulmasında en etkili olansa hikâyenin merkezine yerleşen ailenin, birbirinden uç noktalarda farklılaşan bireyleri. 20 yıldan sonra bu sefer film olarak karşımıza çıkan hikâye bir aileye odaklanıyor ama ailenin üstün zekâlı çocuğu Gülseren’in doğduğu 1951 yılından 2000’lere tarihin tini de bir başrol oyuncusu görevi üstleniyor. Senaryo, Türkiye’nin yakın tarihine odaklanırken bakış açısının kapsayıcılığıyla zamana meydan okuyabiliyor.

Ailenin ‘ateş böceği’ Gülseren açık sözlülüğü,  sivri zekâsı ve kimseye müdanası olmayan tavrıyla bir taraftan ‘farklı’ görülerek ötekileştirilen, diğer taraftan da hayranlık uyandıran bir karakter. Gülseren’i en anlaşılır biçimde özetleyenlerin de ona iki farklı uçtan yaklaşan, anne ve baba karakterlerini canlandıran usta oyuncuların olması hiç şaşırtıcı değil. Kızını her koşulda koruyup kollayan ailenin babası Nazif olarak karşımıza çıkan Engin Alkan “Gülseren doğuştan gelen özellikleriyle farklıdır ve ömür boyunca bunun vebalini öder. Farklılığı doğuştan değil seçimleri, düşünceleri ya da inançları nedeniyle olsa yaşadığı baskı azalır mıydı? Ateş böceklerini gördüğünü inkâr mı ederdi ya da ateş böceği olmaktan vazgeçer miydi? Hiç sanmam! Gülseren, komedinin hoşgörüsüyle bizlere iletilen ötekilerin hikâyesidir” diyor. Anne İclal’i canlandıran Devrim Yakut ise senaryonun zamansızlığına vurgu yapıyor: “Zeki, çok düşünen, düşündüğünü filtresiz ifade edenlerin doğrudan ‘deli’ damgası yediği bir iklimin çocuklarıyız. Buna bir de kadın olmak eklenince, varın gerisini siz düşünün. Gülseren izleyen, tanık olan iç sesimiz, diğer yanıyla kâbusumuz. Krala ‘Çıplak’ demeyi göze alan Gülseren gibi karakterlerin kendilerine yer edinmelerinin çok zor olduğu bir dünyada yaşıyoruz ne yazık ki.”

Andaç Haznedaroğlu

Andaç Haznedaroğlu: “Bir aile üzerinden beş dönemin Türkiye’si”
‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’nün yönetmen koltuğunda oturan Andaç Haznedaroğlu için projenin başlangıcındaki en önemli itici güç, yakın geçmişe ayna tutma fikriymiş. İzleyicinin kendi yaşamından ve ailesinden izler bulduğu bir oyunu ekrana adapte etmeyi “Zorlanmadım dersem yalan olur. Hem çok heyecan vericiydi hem de büyük bir sorumluluk yüklendi omuzlarıma” sözleriyle özetliyor. “Bu süreçte yönetmen koltuğunda neler yaşandı?” diye soruyoruz, cevabı şöyle geliyor: “Bir fotoğraf albümü ve bir aile üzerinden beş dönem Türkiye’sini anlatmak hiç kolay olmadı. Çok araştırma yapıp, çok çalıştık. Üstelik tiyatroyla sinemanın matematiği ve dili de o kadar farklı ki… Oyundaki büyüyü bozmadan sinema kurallarıyla hikâyeyi filme taşımak unutulmaz bir deneyim oldu.” Senaryoda aile fertlerinin yanı sıra bir başka başrol oyuncusu da aslında ülkenin geçirdiği dönemler. Haznedaroğlu, “1970’le yıllarda doğan nesil çok iyi bilir. Biz mısır ekmeğinden simülasyona, askeri darbelere, sağ-sol çatışmasına kadar çok şey yaşamış bir milletiz. Ülkemizin siyasi tarihini de çok iyi anlatan bir oyun” diyor; senaryoya ismini veren ‘ateş böceği’ metaforunu ise filmin dönemsel anlatımında çok değer taşıdığını söyleyerek yorumluyor: “Unutulmaya yüz tutmuş insani değerleri, doğaya dair her şeyin nasıl dışlandığını ateş böceklerinin yok olmasıyla anlıyoruz. Onun yerini yapay ışıklar almış. Bu inanılmaz bir dram.”

Ecem Erkek

Ecem Erkek: “Gülseren’i göğsüme kırmızı bir kurdele gibi taktım”
İlk filminde başrolle karşımıza çıkan Ecem Erkek’e “Senaryo filme adapte edilirken siz nasıl bir bağ kurdunuz?’ diye soruyoruz. Anlatıyor: “İlk filmim olması dolayısıyla benim için çok kıymetli. Gülseren’i oynayacağımı öğrenince, zamanında bunu Demet Akbağ gibi bir sanatçının hem de 500 küsur kez oynadığı gerçeğini omzuma yük olarak yüklemedim, bir kırmızı kurdele gibi göğsüme taktım. Çocukken bayram günleri, bayramlık giysilerimizi arkadaşlarımıza göstermek için can atardık ya, bu film benim bayramlığım. Bu asla eskimeyen bir metin. 20 yıl önce insanların gülüp ağladıkları şeylere günümüzde aynı ölçüde gülünüp ağlanması beklenmez ama yaralar herkeste aynı yerde olunca, kanamaya devam ediyor. Buradaki dert o kadar ortak ki bir ülke dolusu insanı başına toplayabiliyor.” Gülseren’i kendi bakış açısıyla tanımlarken ise “Gündüzler, insanların aradığı şeyi bulmaları için kolay bir zaman dilimidir. Mesele onu karanlıkta da bulabilmek. Gülseren’e ‘deli’ demek işin kolayı, zor olan onu gerçekten görmek ve anlayabilmek” diyor. Peki, Ecem Erkek için ateş böcekleri neyi temsil ediyor?  “Hayatımda ilk kez film teklifi geldikten bir ay sonra, İstanbul’da binaların arasında el kadar kalmış sitemizin bahçesinde otururken gördüm ateş böceklerini. Hakikaten izlemesi inanılmaz keyifliydi. Kavanoza koyuyormuş insanlar, ben saatlerce izledim, etrafımda dolanmalarına izin verdim. Karşılıklı hoşgörüyü temsil ediyorlar benim için.”

Devrim Yakut

Filmin hazırlık aşamasında karakterleri ve geçmiş yaşantıları hakkında bir analiz hazırlamaları istenen oyuncular, sette gerçek bir ailenin parçaları gibi olmuş.

Devrim Yakut: “Hayallerin peşinde koşmanın bir bedeli var”
Aileyi bir arada tutmaya çalışırken aile fertlerinin ne istediğine çok da önem vermeyen, sivri dilli kızı Gülseren’i ehlileştirmeyi görev edinmiş bir anne İclal. Devrim Yakut anlatıyor: “Toplumun ‘doğru’ diye tarif ettiği türden bir aile özlemi var İclal’in. Kocası memuriyete devam etsin, kızı herkesin kızı gibi olsun, kimse kurulu düzeni bozmasın. Ama hiçbiri onun istediği gibi olmuyor. Çünkü karşısında hayal kuran ve hayallerinin peşinden gitmek isteyen insanlar var. Hayallerin peşinden koşmanın da bir bedeli… İclal’in sevgisiz ve hoşgörüden uzak tutumuyla eşi de kızı da bu bedelleri ödemek zorunda kalıyorlar. O, bu ülkede kadına biçilen standart rolü üstlenmek zorunda kalmış bir kurban belki de. Ne kocasının hayallerini ne de kızının ‘farkını’ anlayacak kapasitede değil ya da olamamış.” Oyunun ekrana adapte edilişinin yani bir hayalin parçası olması istendiğinde ne hissettiğini ise özetliyor: “Ülkemizin yakın tarihini merak edenler için çok güzel bir panorama sunuyor. Bir çekirdek ailede, toplumun her kesimi var aslında. Ne kadar ayrı düşünseler, ayrı düşseler de onlar bir aile. Bir ağacın aynı gövdeye ait dalları gibi. Hayatlarımıza bir kez daha bakmak için bile izlenmesi gereken bir film.”

Engin Alkan

Engin Alkan: “Yakın tarih ve iz bırakan travmaları”
Memuriyetini sürdürmek yerine pek de becerikli olmadığı ticarete atılan, ailenin hayalperest babası Nazif. Engin Alkan, canlandırdığı karakter ve sonsuz şefkat yönelttiği kızı Gülseren’i, ‘toplumun belirlediği başarı ve başarısızlık terazisinin aynı kefesinde iki aykırı figür’ olarak nitelendiriyor. “Sevgi, dostluk, bağlılık, güven, adalet duygusu gibi insancıl duygular her ne kadar toplumun önemsediği kavramlarsa da çağın yükselen değerleri açısından ‘kazancın’ ölçüsü değil” diyerek, Nazif ve Gülseren’in üzerinde odaklanan beklentilere değiniyor. Filmin senaryosunu özel kılan kapsayıcılığı ise ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’ öteki olarak değersizleştirilen bir kadının gözünden Türkiye’nin yakın tarihini ve onun iz bırakan travmalarını hikâye ediyor” sözleriyle anlatıyor. Oyunun ilk sahnelendiği dönemle günümüz arasında kurduğu bağı özetleyense “Toplumda karşıt karakterlerin bir arada yaşamak zorunda olduğu bir ortamda, bir uzlaşma kültürünü tesis etmeye çalıştıklarını görüyoruz. Bu hayal belki o zamandan daha da uzak şimdi. Farklılıklara tahammülümüz iyice azaldı” cümleleri oluyor.

Merve Dizdar

Merve Dizdar: “Hiç eskimeyecek bir hikâye”
Ailede denge unsuru yaratan, Gülseren’i kollayan ama kendi hayatını kurmak üzere ayrılarak belki de bu ortamdan kaçan bir karakter İzzet. Evin hayalperest babasının kardeşi… Filmde karaktere hayat veren Merve Dizdar anlatıyor: “Aklı başında, aileyi dengede tutan, çok zeki bir kadın İzzet. Ama herkesin kendi hayatı olması gerekiyor. İzzet zamanı geldiğinde kendi için bir şeyler yapan bir karakter, çok güçlü bir kadın. Hazır cevap, aynı zamanda esprili.” Bu ailenin hikâyesini günümüze uyarlayınca nasıl bir algı oluşturabilir? sorusunuysa, “Oyun ilk izlediğimde bir zaman makinesinde hissetmiştim kendimi. Şimdi seyirci de filmi izlerken öyle hissedecek. Tarihte kısa kısa bir tur. Düşüncelerin, sistemin, binaların, mekanların, kıyafetlerin, teknolojinin, insanların değiştiği kısa kısa dönemler… Duygudan duyguya geçirecek bir film. Bir zaman makinesinde gibi anılarla dolu” diyerek cevaplıyor.

Bülent Çolak

Ana kadro film için önce bir atölye çalışmasına girmiş.  Okuma provasından hemen sonra başlayan bir set yerine kamp kurup, sahneleri daha detaylı çalışmak tüm oyunculara iyi gelmiş.

Bülent Çolak: “Ateş böcekleri benim için umudu temsil ediyor”
Bülent Çolak dönemin Türkiye’sinde siyasi alandaki iki zıt kutuptan birini temsil eden, ailenin muhafazakâr dayısı Kürşat olarak çıkıyor karşımıza. Karakteriyle bağ kurması kendi ailesinde yaşadığı deneyimlerin de etkisiyle kolay olmuş. Zira muhafazakâr anne ile sosyal demokrat baba sayesinde iki tarafın da nabzını tutmuş. “Senaryoda Kürşat karakterinin olgunluk dönemiyle ilgili bir sahne var ki çok etkilendim. Naçizane, inancını gösterişten hakikate doğru çeviren bir Kürşat kompozisyonu çıkarmaya çalıştım.” Ailede Gülseren ile en mesafeli duran karakter Kürşat. Peki dobralığı ve korkusuzca düşüncelerini açıklamasıyla Kürşat üzerinde tedirginlik yaratan Gülseren’i, o nasıl görüyor: “Biz kafa sesimizi hapsediyoruz, o bir çırpıda söyleyiveriyor ve çıplak gerçek ortaya çıkıyor. Erkek bakışın ahlak normlarını muzipçe alaşağı ediyor Gülseren. Deli divane geliyor insanlara. Hüznü de bu yüzden, tutunamayışı da…” Çocukluğu ateş böcekleri arasında geçmiş biri olduğunun altını çizerek ekliyor: “Ateş böcekleri bu hikâye için harikulade bir metafor. Karanlığın içinde yanıp sönen yol gösteren ışık damlaları benim için hep umudu temsil etti. Memlekette oyun ilk sahnelendiğinden beri çok şey değişti. En başta birlik duygusu çekti gitti maalesef. Bunu karanlık bir geçiş evresi diye düşünüyorum. Geçecek gidecek, ateş böceklerine inanalım yeter!”

Ushan Çakır

Ushan Çakır: “Farklı olanı ötekileştiriyoruz”
Ushan Çakır, siyasi kimliğiyle iki kutuptan diğerini temsil eden ailenin amcası Nazım karakterini canlandırıyor. Canlandırdığı karakterle bağ kurmakta, zengin kütüphanesi olan bir evde büyümesinin yanı sıra tarihe duyduğu merak sayesinde zorlanmadığını anlatıyor. “Oyunu lise yıllarımda izleyip, çok etkilenmiştim. O yıllarda konservatuara girmek tek hayalimdi. Dolayısıyla yeri benim için başkadır” sözleriyle de ‘Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?’nün onun için taşıdığı anlamı özetliyor. Gülseren karakterini yorumlarken, “Maalesef farklı olandan korkuyoruz ve ötekileştiriyoruz. Hâlâ farklılıklarımızla birlikte yaşamayı öğrenemedik” diyor ve ekliyor: “Şahsen Gülseren’e çok saygı duyuyorum ve boşa harcanan potansiyeline üzülüyorum. Bu zekâ, bu dimağ keşke hem onun için hem de insanlar için yararlı olabilse ama o sıkışıyor yaşadığı eve ve küçük dünyasına… Nazım ise hayatında her şeyin üstünde olan ideolojisine çomak sokana kadar benimle aynı hislerde diye düşünüyorum.”

Yılmaz Erdoğan

20 yıl sonra yeniden: Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü?
Üzerinden yıllar geçse de unutulmayan Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü? bu kez, yazarı Yılmaz Erdoğan’ın elinden film olarak karşımızda. Erdoğan, dergimiz için özel bir yazı kaleme alarak, kült eserinin nasıl doğduğunu, neden bu kadar sevgiyle karşılandığını ve filmde bizi değişiklikler bekleyip beklemediğini anlattı.

Yazar & Oyuncu: Yılmaz Erdoğan
Fotoğraf: Muhsin Akgün

90’lı yılların sonuydu. Askerlik görevimi yapmaktayım. Yalova’da askeri kampta, bir çadırın içinde yazmaya başladım bu oyunu.

50’li yılların sonunda bir konakta doğan ve doğar doğmaz sıra dışı zekâsıyla dikkatleri çeken Gülseren’in hikâyesiydi bu. Bu epik hayat hikâyesi, aynı zamanda Türkiye’nin de yakın tarihine ışık tutsun istedim. Yani amacım bir kadınla bir ülkenin hayatını birlikte anlatmaktı. Bir kadının, bir konağın, bir ülkenin hayatını birlikte ve ironik mizahi bir dille anlatmak…

Gülseren’in her gün biraz daha zorlaşan şartlar altında yaşadığı hayatının bir simgesiydi ateş böcekleri. Çevresindeki herkesin bir delilik işareti olarak gördüğü bir şeydi. Darbeler, politik çatışmalar, aile içi sorunlar arasında, yalnız ateş böcekleriyle iletişim kurmayı başarabilen bir kız çocuğunun, bir kadının hikâyesi…

Teknolojik gelişme ile insani gelişmenin paralel gitmediği bir dünyada, sokaklarında her çeşit çatışmanın hüküm sürdüğü bir ülkede, bizi aydınlatmak için didinen ateş böceklerinin hikâyesi…

Kendine özgü hüzünlü güldürüsü ve ürettiği duygusal yoğunlukla oyun, çok büyük bir sevgiyle karşılandı. Birçok ödül aldı, seyirci rekorları kırdı.

Ve aradan 20 yıldan fazla bir zaman geçti. Oyunun film yapılması sürecinde gene oturdum hikâyenin başına. Aradan geçen bu çok uzun süre boyunca yaptığım düşünsel yolculukların, yaşadığım değişimlerin bu yeni versiyona yansıması kaçınılmazdı. Bu nedenle her sahnesini, her repliğini yeniden yorumladım. Öykünün ana yapısını korudum ama karakterlerin öykülerinde kimi büyük kimi küçük değişiklikler yaptım.

Bunca zaman sonra hâlâ Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü? sorusunun ilk günkü anlamını koruduğunu görmek ve bunu bir de kameralar aracılığıyla anlatma fırsatı bulmak bana mutluluk veriyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here