Mirgün Cabas: Bir baktım huzurluyum; sonra çocukları düşündüm, geçti…

0
614

Bu ara alışık olmadığım bir boşluk ve rahatlık hali yaşıyorum. Meğerse sebebi
çocukların tatilde olmasıymış. Şöyle bir şapkamı önüme koyup düşündüm, bu
çocuklar ortada yokken yaşadığım bağlantısızlık hissi nasıl bir şeydi acaba?

MİRGÜN CABAS

Geçen gün çok tuhaf bir şey yaşadım.
Alışkın olmadığım için biraz da tedirgin
ediciydi… Olan şu: Kendimi sonsuz derecede huzurlu ve hafif hissettim. İşin
ilginci, bu his epey devam etti. İnsan
durup dururken kendini niye dertsiz, tasasız hissetsin? Tuhaf bir durum… Tabii
temkinli biri olduğum için kendimi tekrar tekrar yokladım. Yerine getirmem
gereken sorumluluk? Yok… Yetişmem
gereken bir yer, yetiştirmem gereken
bir iş? Yok… Görmem, aramam gereken
biri? Yok… İstediğim yere gidebilirim, istediğim yerde yiyip içebilirim. O gün eve
dönmeyebilirim… Öyle ki uzun bir süre,
“Kesin bir şeyi atlıyorum, bunun acısı fitil fitil gelecek burnumdan” diye,
fazla huzurdan huzursuz oldum. Neyse,
düşüne düşüne buldum tabii bu rahatlığın sebebini: Geçici çocuksuzluk…

BAŞKASININ HAYATINDAN BİR SAHNEYMİŞ GİBİ…

Şu ara çocuksuzum çünkü Leyla’yla
Civan anneleriyle tatildeler. Leyla annesiyle bir kampta. Giderken arabayı
altı ay kalacak şekilde yüklemişlerdi.
Civan ise annesiyle yazlıkta. Yani ikisi
de İstanbul dışında. İkisini de her gün
görüntülü arayıp saçma sapan sorularımla huzurlarını kaçırıyorum
ama… Boş kalan her zamanımı onları
görmek için çabalayarak ya da o gün onlarla buluşabilecekken buluşmadığım
için suçluluk hissiyle geçirmediğimden,
alışkın olmadığım bir boşluk yaşıyorum.
O hafifliğin sebebi meğer buymuş.

Bunca yıldır çalışma hayatındayım, bunca ilişki ve
sosyal yaşam tecrübem var; Civan hayatıma girene kadar
ikna sanatına bu kadar kafa yorduğumu hatırlamıyorum.

Bunu fark ettiğimde en son 10 yıl
önce, Leyla’nın doğumuyla geride bıraktığım bir hissin hatırası hayal meyal
canlandı zihnimde: Bağlantısızlık. Daha
doğrusu bağlantısız olabilme ihtimali.


Çünkü ihtimali bile güzel… Çalışmaya,
ilişkiye, sosyal bağlara ara verdiğin de ortaya çıkan sorumsuzluk hissi…
Ya da bu hisse ulaşabileceğini bilmenin
hafifliği. Ama arayıp bulduğum bu his
o kadar derindeydi ki yüzeye çıkarmak
için epey uğraşmam gerekti. O zaman
bile, sanki başkasının hayatından bir
sahneymiş gibi geldi. Sanki başka türlü
hiç olmamış, çocuk sahibi olmanın bağlayıcılığı hep benimleymiş gibiydi.
Nereye varmak istediğimi anladınız. Çocuk sahibi olmak yaşamınızı
kökten değiştiren bir tecrübe ve ortada olmadıkları zaman bile, çocuktan
önceki zamanın koşullarına kısa geri
dönüşler yapamıyorsunuz. Çocukları
kampa, anneanneye filan göndermek
bile aynı koşulları sağlamıyor. Ezkaza
o koşulları andıran bir zaman dilimi
yakaladığınızda, “Benim neyim var?”
diye huzursuzluk yaşıyorsunuz. Çünkü
mesele beyinle değil, sorumluluklarımız
beyinciğe yerleşmiş.
Neyse ki bu sorumluluktan uzak
olma halim alışkanlık yapacak kadar
uzun sürmeyecek. Civan, bulundukları kasabadan İstanbul’a doğru yola çıktı.
Şimdi İzmir’de. Babaannesinde bir-iki
gün geçirdikten sonra benim kıta sahanlığıma girecek, baş başa 15 gün geçireceğiz. Bu duruma çok sevinmekle birlikte
bir miktar tedirginim de. Bir hafta İstanbul’da geçirdikten sonra birlikte tatile
gideceğiz ama o İstanbul’daki bir hafta
nasıl olacak, onu pek bilmiyorum. Gündüzleri onu meşgul etmem, ben çalışırken onu oyalayacak bir faaliyet bulmam bunun da tablet ya da televizyon olmaması gerekiyor.


Geçenlerde yine bunu düşünürken
telefonuma bir mesaj geldi: “Spor okulumuz kayıtlarına başlamıştır…” İşte
bu! Aradım, detayları öğrendim. Sabah yüzme, öğlen futbol, öğleden sonra
basketbol derken, akşamüstüne kadar
çocukları oyalayacak bir program. Gayet mantıklı. Bir sürü çocukla gün boyu
koşup itişip yorulacak, iş dönüşü oradan
aldığımda beni yormaya mecali kalmayacak… Bir hafta bunu yapabiliriz. Tek
bir sorun var: Onu buna nasıl ikna edeceğiz?
Bunca yıldır çalışma hayatındayım,
bunca ilişki ve sosyal yaşam tecrübem
var, Civan hayatıma girene kadar ikna
sanatına bu kadar kafa yorduğumu hatırlamıyorum.
Mesela şu spor okulu mevzuu… Bir
kere bu fikri ona satarken asla ‘okul’ lafını kullanmamam gerekiyor. ‘Spor okulu’ lafı çok sakat çünkü içinde okul
geçen her şeyi baştan reddediyor.
Ayrıca ‘ders’ de yasaklı kelimelerden.
Bir şeyin kendisini çok sevse de yanına
ders geldiğinde fersah fersah kaçıyor.
Yüzmeyi seviyor ama yüzme dersi fikrine alışması günler sürdü. Niye? Çünkü
ortamda az da olsa disiplin var, kafaya
göre takılmak yok… Aynı şekilde ‘spor’
da diyemiyoruz. Çünkü spor dediğin
şey efor harcamayı gerektiriyor. Oysa
Civan, minimum enerjiyle maksimum fayda sağlamayı hedefleyen
bir küçük Lebowski. Bütün bunlardan
daha vahim, söyleyemediğimiz bir kelime daha var: Gitmek. Çünkü Civan hiçbir yere gitmek istemiyor. Civan hep kalmak istiyor, Civan durmak istiyor. Sabah
kalkıp parmak uçlarına basarak oturma
odasına gitmek, YouTube’u ya da Brawl
Star oyununu açmak ve mümkünse
varlığını unutturarak bütün günü böyle geçirmek istiyor. Kendisini harekete
geçirmek için giriştiğim, cebir ya da hile
içeren bütün zorlamalara karşı da olağanüstü bir direnç gösteriyor. “Dondurma alalım mı?” diye sorduğunuzda,
“Olur, ama eve gelsin” diyen çocuk
olur mu? Bizde var. Pandemi sırasında
haftada bir kez, iki saat sokağa çıkma
hakkını kullanmamak için kendini yerden yere atan bir şahıstan söz ediyoruz…
Özetle, Civan’ı spor, okul, ders, gitmek
demeden spor okuluna ikna etmem gerekiyor, yardım etmek isteyen haber
versin.
CİVAN GELİP İSTANBUL’DAKİ BİRLİĞİNE TESLİM OLUNCA…
Başka çocuklar nasıl, tam bilmiyorum.
Ama diğer anne-babalardan anladığım
kadarıyla, pek çoğu benzer durumda.
Ver eline bir tablet, tutuştur eline oyun
konsolun kumandasını unut gitsin.
Şimdi bunu yazarken aklıma geldi…
Bizimki biraz hareket etsin diye,
içinde tenis, eskrim, kürek, dans filan gibi oyunları olan bir konsol
almıştım eve. Başta iyi gidiyordu, konsolun kumandasını bileğine takıp ayakta
sağa sola hamle ederek, kendini yerlere
atarak topa yetişmeye, rakipten kaçmaya filan çalışıyordu… Bir hafta sonra
baktığımda, aynı oyunları yattığı yerden,
elini kaldırıp bileğini sallayarak oynuyordu…
Civan gelip de İstanbul’daki birliğine
teslim olduğunda, ona yapacağım motivasyon konuşmasını düşünmeye başladım. Yazının başında sözünü ettiğim
asude ruh halinden eser kalmadı tabii.
Acaba diyorum, kendi çocukluğumdaki spor maceralarımdan mı
bahsetsem? Ortaokuldayken kardeşlerimle birlikte haftada üç akşam, karanlıkta spor çantalarımızı yüklenip karate
okuluna gidişimizi anlatmam işe yarar
mı? Hikâyenin tamamını anlatırsam
herhalde pek işe yaramaz. Uzunca bir
yokuş tırmanıp birkaç kilometre yürüyerek ulaştığımız, yerin bir kat altında,
zemini ince gri halıyla kaplı okulu dinlemek onu motive eder mi acaba?
Gündüzleri manifaturacılık yapan,
kısa boylu, esmer, bıyıklı bir hocanın
bize çizdirdiği katalardan bahsetsem?
Pek işe yaramayabilir. Çocuğumun sporculuk hayatını, böyle kasvetli hikâyelerle başlamadan baltalamak istemem, benim bile hâlâ içim kararıyor.
Yine de bir yol olmalı ama ne? Bulursam size de anlatırım.

 

YAZI: MİRGÜN CABAS

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here