50m2’de kesişen hayatlar

0
1209
Burak Aksak bu hikâyede 50m2’nin, aslında kapladığı alandan çok daha büyük olduğunu söylüyor.

Bir tutam kara komedi, bir miktar da dramla çevrili sürükleyici bir macera, Netflix’in yeni yapımı ‘50m2’ izleyiciyle buluştu. Dizinin yaratıcısı ve senaristi Burak Aksak, çok sevilen ‘Leyla ile Mecnun’ ve ‘Bana Masal Anlatma’da olduğu gibi hikâyenin geçtiği mahalleyi de yine başrole almış. Bir terzi dükkânının 50m2’sinde kesişen hayatlar bize ne anlatıyor?

Röportaj: Selin Özavcı Tokçabalaban

Netflix ekranında izleyiciyle buluşan yeni yapımlardan biri ‘50m2’. Hikâyenin yaratıcısı ve yönetmeni Burak Aksak, adını çoktan kült diziler arasına yazdıran ‘Leyla ile Mecnun’un ve ‘Bana Masal Anlatma’ filminin de senaristi.
50m2’nin her bir karakterine -tabii absürtlüklerinden arındırılınca- gündelik hayatta, örneğin otobüste ya da bir çay bahçesinde denk gelmek mümkün. Karanlık geçmişinden uzaklaşıp iyi bir insan olma yolunda ilerleyen Gölge, insani değerlere bağlılığıyla öne çıkan Muhtar, çalışkan ve azimli Dilara, her şeyden kendine pay çıkaran Turan, doğru yoldan gidecekken hayatın onu karanlığa kaydırdığına inanan Özlem, kendine ve çevresindekilere zarar veren hareketlerle iyiden kötüye doğru yol alan Civan, değişime direnen Yakup… Tüm bu karakterlerin yolu Beykoz’daki bir mahallede, 50m2 bir terzi dükkânında kesişiyor.
‘Mahalle hikâyesi’ denince akla gelen ilk isimlerden olan Aksak ile İstanbul ve mahalle kültüründen dizinin detaylarına uzanan bir sohbete daldık.

İstanbul hikâyeleri yazdıklarınızın merkezinde; ‘Leyla ile Mecnun’ Kireçburnu’nda, 50m2 Beykoz’da bir mahallede geçiyor. Sizin için şehirde anısı-hatırası olan yerler hangileri?
Samatya, Yedikule, Kocamustafapaşa ve Gümüşsuyu. Buralara giriş yaptığım an evimde hissediyorum kendimi. Belki biraz da Küçükçekmece… Hatta Google Street üzerinden açıp sokaklarını geziyorum. “A, eski okulumu yıkmışlar”, “Eski evin sokağına yeni bir bina yapılmış” diye dolanıyorum. Bu şehirle ilişkimin olmazsa olmazı, yürümek. Eskiden evden çıkıp amaçsızca yürürdüm, şehrin sokaklarını gezerdim. Şimdiyse ufak amaçlar koyuyorum kendime. Beşiktaş’a kadar yürüyüp balık pazarından balık almak ya da Eminönü’ne kadar yürüyüp Mısır Çarşısı’ndan kuruyemiş almak gibi hedefler koyuyorum ki yarı yolda ‘yoruldum’ deyip de geri dönmeyeyim.

İstanbul’dan beslendiğiniz detaylar, ilham kaynaklarınız neler; karanlık bulduğunuz ya da umut verici şeyler?
İstanbul o kadar güzel bir şehir ki en ufak bir değişiklik hemen gözünüze batıyor. O hiç değişmesin, hep böyle kalsın istiyorsunuz. Ama bir yandan da kaotik bir metropol burası. İş merkezlerinin ya da sonu gelmez bir trafiğin ortasındayken ‘bu şehir bunca kalabalığı kaldıramaz’ şeklinde bir karamsarlığa kapılabiliyorsunuz ama sonra denize bakınca, içinizi yine bir umut kaplıyor. Sonu denize çıkan yollar oldukça umut da hep var olacaktır.

Engin Öztürk’ün Gölge, Aybüke Pusat’ın da Dilara olarak başrolde karşımıza çıktığı 50m2’nin diğer karakterleri Servet’i Kürşat Alnıaçık, Muhtar’ı Cengiz Bozkurt, Yakup’u Yiğit Kirazcı, Civan’ı Özgür Emre Yıldırım ve Özlem’i Tuğçe Karabacak canlandırıyor.

İSTANBUL’DA BİR MAHALLEDE GEÇEN, EVRENSEL BİR HİKÂYE
50m2 özelinde bir taraftan kolektif faydanın yerine yerleşen bireysellik, kentsel dönüşüm gibi değişen İstanbul’a dair göndermeler de seçiliyor. Mahalle kültürü sizin için ne ifade ediyor?
Eskiden insan yaşadığı yere benzerdi, şimdiyse yaşadığı yeri kendisine benzetmeye çalışıyor. Yaşadığı yere benzeyen bir kuşaktan geliyorum ben de. O yüzden mahalle ve komşuluk duygusu çok önemli benim için. Hâlâ sokaktaki çocuklara “Akşam oldu hadi artık eve!” diye bağırılan bir mahallede oturduğum için şanslı sayıyorum kendimi. Gerçi bu o kadar da tatlı ve güzel bir şey değilmiş. Çünkü çocuklar sandığımızdan daha gürültücü. Biz çocukken pencereden çıkıp bize bağıran komşular haksız değilmiş yani. İnsanları canından bezdirmişiz biz de! Dönüşüm meselesi de hikâyenin içinde basit bir gönderme değil, işin özü aslında. İnsanlar da şehirler de bir dönüşüm içindedir sürekli. Bunun nasıl ve ne şekilde olacağını görmeye çalışıyoruz bu hikâyede.

50m2 hem bir dram hem sürükleyici bir macera hem bir kara komedi. Tamamen bize ait böyle bir hikâye global bir mecrada sınırların dışına çıkınca, nasıl bir etki yaratır?
Türünün ne olduğundan emin değilim aslında. Hikâyenin evreni İstanbul’da bir mahalle olabilir ama bunun evrensel bir hikâye olduğuna inanıyorum çünkü her şey insana dair. ‘Dışarıda nasıl bir etki yaratır’ kısmını hiç düşünmedim. İçinde bize özgü yerel şakalar var hatta. Olmadığınız biri gibi görünmektense böylesi daha iyi geliyor bana.

Karakterleri yazarken ilham kaynağınız neydi, izleyici için ne ifade edecekler?
Projeye başlarken aklımda sadece Gölge karakteri vardı. Kimliksiz bir insan Gölge. Karanlık bir geçmişi var, peki şartlar değişse ve içinde bulunduğu ortamdan çıkıp farklı bir ortama girse yine aynı insan olur mu? İnsanların birbirleri üzerinde etkisi olduğuna inanıyorum. Hep aynı olan ve aynı seyirde devam eden her şey sıkıcıdır. Değişim kaçınılmazdır; bu değişimin nasıl ve ne yönde olacağı önemlidir. O yüzden değişim elbette mümkündür. Kendisiyle yüzleşebilen ve kararlarını -yanlış da olsa- kendileri alabilen karakterler hepsi. İleri doğru bir yolculuk bu… Bu hikâyede bir üçgen kurmak istedim: Gölge’nin karanlık geçmişinden uzaklaşarak iyi biri olma yolunda ilerlemesi, Civan’ın ise temiz geçmişine rağmen karanlığa doğru kayışı ve iyi ya da kötü fark etmeksizin her türlü değişime karşı Yakup’un direnci. İzleyici bu üçgenden herhangi bir köşeyi kendine yakın hissedecektir.

“Beni en çok heyecanlandıran, uçuk kaçık fikirler üzerine çalışmak. Bazen o fikri bir kenara bırakırım ama bazen de ‘50m2’ gibi, daha ayakları yere basan bir hikâye haline gelir.”

Toplum olarak mutlu sonları severiz, merakımızın kaşınmasını da ama işin sürprizini bozmadan soralım; 50m2’ye kaç hayat sığdı sahiden, neler beklemeli izleyici?
Yeni bir sezonu olur mu ya da bu iş ne kadar devam eder bilemem ama ben hikâyeyi uzun soluklu olacak bir şekilde tasarladım. Bu yolda bizimle devam edenler de başkaları için kendisini feda edenler de olacaktır. 50m2’ye şimdilik sığan tek bir hayat var. Ama ileride belki bir mahalle de sığabilir. Bu hikâyede 50m2’nin aslında kapladığı alandan çok daha büyük olduğunu söyleyebilirim.

“KARİYERE İNANMIYORUM, ANLATMAK İSTEDİĞİM HİKÂYELERİM VAR”
Çalışma sisteminiz, üretim formülünüz nasıl işliyor?
Beni en çok heyecanlandıran, uçuk kaçık fikirler üzerine çalışmak. O fikri alıp şekillendirmek keyif verir bana. Bazen ‘fazla uçuk oldu’ diye kenara bırakırım ama bazen de 50m2 gibi, daha ayakları yere basan ve belki bizden denebilecek bir hikâye haline gelir. 50m2 fikri bir spermin yumurtayı döllemesiyle başlayan bir süreçti kafamda ve hikâyeyi bir bebeğin anne karnında gelişim süreci olarak kurguladım. Ama bunu bir tek ben biliyorum. Bir nevi yol haritam oldu bu.

Kariyerinizi değerlendirirken “Belki de değiştirirdim” diye düşündüğünüz noktalar oluyor mu?
Kariyer diye bir şeyin varlığına inanmıyorum, en azından kendi adıma. Anlatmak istediğim hikâyelerim var. Bunu bazen yazarak yapıyorum, bazen de arkadaşlarımla beraber çalışarak bir film ya da dizi olarak ortaya çıkıyor. Attığınız her adım bir sonraki adıma götürüyor sizi ve o anı yaşarken nelerin dönüm noktası olduğunu fark edemiyorsunuz. Her yazdığım hikâye, içinde olduğum her proje bir sonrakini yaptırdı bana ve sanırım bu şekilde de ilerlemeye devam edeceğim.

Sizi hangisi daha iyi ifade ediyor: Yazmak mı yönetmek mi?
Kesinlikle yazmak. Yönetmek benim için bir iş. Kolektif ve herkesin kendisinden bir parça katarak hikâyeyi ileriye taşıdığı bir ortam. Çok kıymetli ve o hikâyeyi büyüten, güzelleştiren kısmı bu. Ama tabii günün sonunda o bir iş, genele hitap edecek ve insanların beklentilerini karşılamaya yönelik hamleler olması da kaçınılmaz. Yazmak ise dilediğimi yapabildiğim sonsuz bir özgürlük alanı benim için.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here