Cem Yiğit Üzümoğlu: Dünyanın en büyüğü olmak gibi bir derdim yok!

0
3674

Fatih Sultan Mehmet’i canlandırmak için at binmeyi, kılıç kullanmayı bilmek yetmez. Ezelden ebede dünyanın en büyüğü olmak için yanıp tutuşan 21 yaşındaki bir gencin duygusunu yakalamak gerek. Cem Yiğit Üzümoğlu  bunu yaptı. Sadece tarih kitabı okuyarak değil, kendi 21 yaşını hatırlayarak.  Kendi iddiasını, inadını derinden çıkararak… CANSU ÇAMLIBEL

Televizyonlarda izleyecek anlamlı bir şey bulamayıp da çoğu kez Netflix’e düşenlerdenseniz konuşacak çok şeyimiz var. Epeydir televizyon programlarıyla temasım olmadan yaşıyorum. Hem de bu durum son beş yılımın üçünü geçirdiğim Amerika’da da değişmedi. Bir an için hayatın Türkiye’nin kendine özgü politik tuhaflıklarından arındığını düşünün… Yine de her 20 dakikaya karşılık, yarım saatlik reklam kuşağı içeren programları izleyebilmek için ölüp bitmiyor insan. En azından ben böyle hissediyorum. Belki de 24 saat süren deli bir haber trafiğini izleyip aktarmakla mesul gazeteci milletine mensup olmaktan kaynaklı bir mesleki deformasyon benimkisi.

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Netflix’in Türkiye’deki son marifeti ‘Rise of Empires: Ottoman’ radarıma ilk kez Washington Post’un 24 Ocak’taki ‘bugün ne izleyelim’ listesine en tepeden girdiğinde yakalandı. Dizinin ‘İmparatorlukların Yükselişi: Osmanlı’ diye Türkçeye tercüme edebileceğimiz ismi ve afişi benim gibi ‘Game of Thrones’ izlemeyi dahi reddetmiş biri için çok davetkâr değildi. O nedenle başta pas geçtim. Türk televizyonları 10 yılı aşkındır Osmanlı tarihi esintili dizileri yiyip bitirememişti, sıra şimdi de Netflix’e mi gelmişti? Fakat ne zaman ki bir dostum takip ettiğim İngiliz tarihçi Michael Talbot’un konuştuğu bir sahneden ufak bir klip gönderdi, merakım ateşlendi. Demek ki ‘Rise of Empires: Ottoman’ klasik senaryolu bir dizi değil belgeseldi, o halde izleyebilirdim.

Nitekim önyargılarımı yıkan tatlı sürprizlerle karşıladı ‘Ottoman’ beni. İstanbul’un fethi gibi çok iyi bildiğimizi sandığımız bir hikâyeyi ilk kez dinliyormuşuz duygusu yaratan Charles Dance’in anlatıcı olarak sesine kıskıvrak yakalandım. Sonradan öğrendim; Charles Dance ‘Game of Thrones’da Lord Tywin Lannister karakterini oynuyormuş. Klasik bir belgeselle karşı karşıya değildik. Sinemacıların ‘docu-drama’ dedikleri bu kategori için basitçe ‘canlandırmalı tarih’ diyebiliriz. Flash TV’de canlandırma izleyerek büyümüş bir neslin evlatlarıyız ne de olsa!

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Türk oyuncular İngilizce konuşuyordu ve birkaç istisna dışında kulakları tırmalayan bir durum yoktu. Dizinin dil koçu minimum aksanlı temiz bir İngilizce yakalamak adına iyi bir iş çıkarmıştı mutlaka. Çandarlı Halil Paşa’yı muazzam oynayan Selim Bayraktar ve Bizans’ın son grandükü Loukas Notaras’a can veren Osman Sonant’ın hakkını da teslim etmek lazım.

Altı bölümlük mini seriyi alıp götüren ise daha önce ismini dahi duymadığım bir genç adam; Cem Yiğit Üzümoğlu’ydu.

19 yaşında ikinci kez tahta çıkan, 21 yaşında ‘Kızıl Elma’ Konstantinopolis’i fetheden Sultan II. Mehmet’i yaşına uygun bir adama oynatmakla ne kadar da iyi etmiş yönetmen Emre Şahin. Çocukluktan genç adamlığa ışık hızıyla geçmek zorunda bırakılan Fatih’in içinde kopan fırtınaları ve zaaflarını hiç de Türkiye içinden gelebilecek eleştirilere takılmadan yansıtmak için bir çaba ortaya koymak -özellikle de şu ortamda- her yönetmenin harcı değil.

Emre Şahin’in beyaz ekrana armağanı demek istediğim Cem Yiğit Üzümoğlu, 26 yaşında pırıl pırıl bir tiyatrocu. Çok sıkı Türk dizi izleyicisi iseniz belki ‘Adı Efsane’de yakalamış olabilirsiniz kendisini. Zaten onun dışında Türk televizyonlarında yer aldığı herhangi bir yapım yok. Dikkatli bir Netflix izleyicisi iseniz ‘Hakan: Muhafız’ın ilk üç bölümündeki yan rollerden biri olan Emir karakterinin Cem olduğunu fark etmiş olabilirsiniz.

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Karaköy’de bir kafede buluştuk Cem’le çünkü randevumuzdan önce Anadolu Yakası’nda dersi olduğu için vapurla gelecekti. Söyleşmeye gitmeden önce okuduğum özgeçmişi 2016’da Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olduğunu söylüyordu. Beklerken bugün okulda hâlâ ne işi olduğuna dair bir fikrim olmadığını fark ettim. Aslında iki eğitimcinin oğlu olmasının ve üç-dört tiyatro oyunu yapmış olmasının ötesinde pek bir şey yazılıp çizilmemişti hakkında. Bunu düşünürken –ve şu anda yazarken– ne kadar sevindiğimi anlatamam. Taze bir karakteri keşfederken kendimiz de bir nebze tazelenmez miyiz nihayetinde?

Cem Yiğit Üzümoğlu, İstanbul Üniversitesi’nde tiyatro eleştirmenliği ve dramaturgi alanında yüksek lisans yapıyor. İşi doktora derecesine kadar götürmeye niyetli. Hayatı öğrenmekle geçsin istiyor, öğrenmelere doyamıyor sanki. Yaşına ters bir dinginlikle konuşurken hiç ummadığınız anda ateşli oyunculuğu devreye giriyor ve sohbeti tak diye ters köşeye yatırabiliyor.

Çaktırmasa da çok iddialı, inatçı bir karakter. Dahası son derece mükemmeliyetçi. Çekimlere hazırlanırken bir gün Viktor Levi’ye kahveye davet ettiği babasını saatlerce esir alıp ‘Ottoman’ın altı bölümünün tüm senaryosunu noktası virgülüne okumuş. Kendisine İngilizceyi öğreten anne ve babasının –ki halen Boğaziçi Üniversitesi’nde İngilizce hocası– yabancı bir dili bu kadar iyi kullanmasında yadsınamayacak rolü olduğunu söylüyor.

Temiz bir İngilizceyle oynamak istemiş ama Türkçenin âşık olduğu melodisini kaybetmeden: “Ben bir Osmanlı padişahını oynuyorum. Bir Türk’ü oynuyorum. Yerel kalmam gerekiyor. Türkçenin o melodisini dilden kopartmamaya çok dikkat ettim.”

Fotoğraf: Muhsin Akgün

21 yaşında bir genci oynuyorum diye yola çıktım

Türkiye’de dizi yapımcıları tiyatro yapan oyuncuya biraz daha çekinceli bakıyormuş. Tiyatro yapanlar haftanın üç-dört günü sete gelemeyecek olmaları nedeniyle pek tercih edilmiyormuş. Kendi kayıpları! Çoğunun çıkardıkları işlere bakınca onların bu tercihi bir kayıp olarak görmedikleri ise acıklı biçimde ortada diye söyleniyorum içimden Cem’i dinlerken.

Dünya tarihinin en şaşaalı figürlerinden olan Fatih Sultan Mehmet’i oynayacağını girdiği iki deneme çekimden sonra yönetmen Emre Şahin’den “At eğitimine başlayabilir” mesajı gelince anlıyor. At binmeyi de kılıç kuşanmayı da bu proje için öğreniyor. Ancak onun için daha önemlisi işin duygusal hazırlık boyutu olmuş:

“Ben 21 yaşında bir genci oynuyorum diye yola çıktım. O detayı unutursam insani bütün özelliklerimi kaybetmiş olurum. Ben bir oyuncudan önce başka pek çok şeyim mesela. Ben de 20’lerinde bir gencim. Okula gidiyorum, çalışıyorum, parakazanmaya çalışıyorum, derdim var, sevgilim var. Politik meseleler var. Ben sadece oyuncuyum diyemem. Pek çok şeyin bütünüyüm. 21 yaşında kendim neleri arzuluyordum diye düşündüm. Fatih gibi bir figür 21 yaşında İstanbul gibi bir dünya şehrini hangi duygularla ele geçirmeye çalışmıştır? O yaşların tutkularıyla…”

Rolüne girdiği karakterin iç çatışmalarını deşifre etmeden oynamayı anlamlı bulmayan Cem’e göre Fatih’in en büyük iç çatışması dizginleyemediği güç takıntısından kaynaklanıyor:

“Aslında çok kırılgan. Babasından dolayı çok kırılgan, annesiz olmaktan çok kırılgan. Ben senaryoyu ilk elime aldığımda şunu düşündüm; bu 14 yaşında bir çocuk, bir adama teslim ediliyor ve eğitim boyunca o adamdan dayak yiyor. Babasından uzak büyüyor. Babasını tanımıyor bile, annesini hatırlamıyor bile. En sonunda ona ‘al bu dünya senin’ diyorlar. Ve ona bir ordu verip her şeyi yapabileceğini söylüyorlar. Ergenlikte insan elinde oyuncak tabanca olsa komşusuna sıkar. Ona yüz bin kişilik ordu teslim etmişler. Ama bir yandan da arkasından başarısız olsun diye ne dolaplar çeviriyorlar. Bu kadar travmalı büyümüş bir çocuk için ufacık şeyler büyük alevlere neden oluyor.”

21 yaşımızı imparatorluğu kaybetme  korkusuyla geçirmediğimiz için şanslıyız

Hata yapma lüksü yoktu II. Mehmet’in. Kendisinin komuta ettiği 80 bin kişilik ordudan önce tam 23 ayrı ordu Konstantinopolis’i almaya teşebbüs etmiş ve hüsrana uğramıştı. 53 gün süren kuşatmanın her anını, ordusunun her an kendisine sırtını dönebileceğini, muhbirlerin işin seyrini değiştirecek hamlelere teşebbüs edebileceğini, Cenevizlilerin satışına gelebileceğini bilerek yaşayan bir sultan. Cem’le meselenin bu boyutunu konuşurken ikimiz de hayıflanıyoruz Fatih için. Neyse ki Cem’in de benim de 21 yaşında bir gencin yapabileceği hataları yapacak şansımız olmuş. O yaşları bir imparatorluğu kaybetme korkusuyla geçirmediğimiz için çok sıradanız ama yine de şükredebiliriz.

Kendisi iç dengesini bulmaya çok yakın bir genç adam olarak Cem, içinde çatışmaları dizginleyemeyen genç Fatih’i oynarken uluslararası standartlarda bir performans sergiliyor. Oynarken kendisini kamçılayan gerçekliği çok yalın ama çok vurucu ifade edebiliyor: “Adam aslında sadece Konstantinopolis’i almak istemiyor. Herkesin lideri olmak istiyor. Fatih gelmiş ve gelecek en büyük insan olmak istiyordu, ben de bunu hayal ederek oynadım.”

Charles Dance’i dinlemeye, Cem Yiğit Üzümoğlu’nu seyretmeye doyamasam belki de ‘Ottoman’ın altı bölümünü bir çırpıda bitiremeyebilirdim. “Tarihi ne kadar doğru anlatmışlar” türünden bir takıntıyla izlenirse mutlaka maraza çıkaracak çok şey bulunur. Yine de belgesel iddiası olan bir dizinin tarih danışmanlarından birinin neden aslen bir jeolog olan Prof. Dr. Celal Şengör olduğunu anlamak zor. Televizyonlardan bir polemik karakteri olarak tanıdığımız Şengör’ün heybetli tarzının ve konuşma üslubunun sinematografik katkısı akademik geçerlilik arayışının önüne geçmiş gibi.

Dizinin yeni bir sezonda devam edeceğine dair bir emare şu an için yok. Osmanlı’dan başka bir imparatorlukla mı devam edecekler, o da belli değil. ‘İstanbul fethedildi, konu kapandı’ izlenimi edindim Netflix ekibinden. Cem Yiğit Üzümoğlu’na kalırsa o zaten Fatih olmaya devam etmenin ihtimalini dahi seviyor. Bense Türkiye’nin yeni bir Haluk Bilginer çıkarma ihtimaline heyecanlanarak ayrılıyorum Cem’in yanından.

‘Bu dünya’cı yaşamamayı ondan öğrendim

Fatih Sultan Mehmet’in dehası malum, peki trajedisi nedir?
50 yaşında yüz kilo bir adam olarak ölüyor. Hırslarını hiç dizginleyemiyor. Çok ‘bu dünya’cı yaşamış kendi içinde.

Sen nasıl yaşıyorsun?
Ben hiç ‘bu dünya’cı yaşamıyorum.

O ne demek?
Öğrendim Fatih Sultan Mehmet’den.

İç huzurunu yakalamak için nasıl olmamak gerektiğini mi?
Mutlu ölmeye çalışmanın önemini. Bence o mutlu ölmemiş. Ben sadece işimi doğru yapmak istiyorum. Dünyanın en büyüğü olmak gibi bir derdim yok.

Hem başarılı olmuş hem de sizin dünyanızın dinamiklerine teslim olmamış bir oyuncu var mı?
Mesela Keanu Reeves öyle biri. Tanımıyorum tabii ama gördüğüm o. Mesela Haluk Bilginer, çok büyük bir adam. Hâlâ Kral Lear, oynuyor, 120’nci oyun. Ben de oynamak istiyorum. İdolse… Haluk Bilginer çok iyi bir örnek.

Her sahnem için 50 soru yazıp Halil İnalcık ve Feridun Emecen okuyarak hazırlandım

“Konuşayım konuşmayayım, tiradım olsun olmasın bulunduğum her sahneye yazdığım yaklaşık 50 soru var. İkliminden saatine, rüyasından yediğine kronolojik olarak yazdığım bir defter var. Çok tarihi araştırma yaptım. Feridun Emecen, Halil İnalcık hocalarımızın Fatih devrine dair araştırmalarından çok faydalandım. Okuduklarımı elekten geçirdikten sonra bende kalan Fatih Sultan Mehmet’i canlandırdım.”

Sabah 6’da İstiklal’de koşmaya bayılıyorum

“İstanbul çok zor bir şehir. Ben hâlâ bu şehre adapte olmaya çalışıyorum. Bazen öyle bir an yaşıyorsun bütün günün yorgunluğu çıkıyor. Vapura binip bir çay içiyorsun, simit yiyorsun. Telefonunla, kulaklığınla, kitabınla meşgul değilsen ve etrafa bakıyorsan hayat çok güzelleşebiliyor. Ya da ben sabah 6-7 gibi İstiklal’de koşu yapıyorum, neredeyse her gün. Tophane’de yaşıyorum ve etrafımızda park yok. O yüzen İstiklal’de koşuyorum. Bir de o saatte hep geceden kalma insanlar oluyor, belediye çalışanları keza. Çok canlı ama bir yandan ölü bir saat. Bayılıyorum. Benim gibi koşan bir adam var mesela. Bir yıldır beraber koşuyoruz ama hiç sohbet etmedik, sadece selamlaşıyoruz.

RÖPORTAJ: Cansu Çamlıbel
FOTOĞRAF: Muhsin Akgün

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here