Cesur ve sıra dışı: ‘Sevdiğini Öldürmek Bizde Aile Geleneği’

‘NAR’, ‘ADEM AYNASI’ VE ‘EDEPSİZİN EL KİTABI’NIN YAZARI OLAN ECE GAMZE ATICI İLE YENİ ROMANI ‘AİLE GELENEĞİ’Nİ KONUŞTUK.

Kitabın daha ilk sayfalarında ‘iyi aile’ ve ‘daha iyi aile’ tanımlamaları ile karşılaşıyoruz. Sizin öykünüzdeki ‘İyi’ ve ‘daha iyi aile’ye tarihten ya da kurgusal olanlardan örnek verebileceğiniz aileler var mı?
Kitaptaki ‘iyi aile’ toplumda örnek gösterilen, imrenilen, refah içinde yaşayan, saygın konumunda bulunan aile fikrinin karikatürü aslında. Yani Hikmet Ailesi. ‘Daha iyi aile’ ise gerçek olan. Yani hakikate yakın olan… Sümerler. Hepiniz gibi. Bakın Sümer Ailesi bile değil, Sümerler. Daha samimi, bizden. Yazarken ne tanıdığım tek bir aileyi düşündüm ne de kendi ailemi örnek aldım. Yıllar boyu yaşadığım, gözlemlediğim, tesadüf ettiğim, şahit olduğum detayların toplamında süzülmüş hayaller.

Okuyucular bu kitabın sayfalarını açtığında neye hazırlıklı olsunlar
Şaşırmaya hazır olsunlar. Çünkü emin olun finaliyle kitap beni de çok şaşırttı. Beklediğimin ötesine geçti. Tüm sırlar çözüldüğünde, benim de hiç beklemediğim bir sahne yaşandı sonda. Hatta ürperdim, masadan kalktım, koridorda biraz dolaşıp sakinleştikten sonra yeniden yerime oturdum. O son hareketi ben de beklemiyordum. Bu yüzden gönül rahatlığıyla şaşıracaklarını söyleyebilirim.

Kitapta çizdiğiniz ‘iyi aile’ profili sıkıcı ve sıradan tiplere benziyor. Daha ‘iyi aile’yi ise kimi zaman çekilmez ama daha ilginç olarak tanımlıyorsunuz. Herkes ilginç ya da tuhaf olabilir mi?
Birini ilginç bulmuyorsanız onu yeterince tanımıyorsunuz demektir. Ben herkesin tuhaf, acayip, garip olduğunu düşünüyorum. ‘Normal’ olmak bir fantezi ya da kurgu. İnsan kendi gerçekliğine uzak düşmüş bir canlı. Yani kendisini olduğu gibi görme becerisine sahip değil. Normal de işte buraya uyan bir şey. Diğer bir deyişle; herkesin garip, tuhaf, acayip olduğu bir dünyada normal olan bu değil midir?

Çoğumuz çocukluğumuzda ‘yaramazlık’ yaptığımızda, karşılığında annelerin süper güce sahip terliklerinin tadına bakardık. Şimdi ise “Bizim çocuk çok yaramaz, aferin ona çok zeki” diyen, ‘iyi aile’ olan bir ebeveyn nesli ile karşılaşıyoruz. Neden böyle oldu?
Bana bu bir denge meselesi gibi geliyor. Biz her şeyi uçlarda yaşayan bir toplumuz, malum. Yani ya hayatın bütün yükünü çocuğun üzerine atan ebeveyn modeli var ya da hayatın hiçbir yükünü çocuğun taşımasına müsaade etmeyen bir ebeveyn modeli. Sizin sorduğunuz sanırım ikinci kısma giriyor. Yani elinde olsa çocuğu yerine üzülecek, yorulacak, onun hayal kırıklığını çocuğu yerine taşıyacak… Bunun da çok sağlıklı olmadığı ortada. Hayat birbirine uzak, birbirinden zıt onca duygunun karışımını içeriyor. İnsan olmak da bunları art arda kimi zaman bir arada yaşamakla ilgili. İnsan olmanın yükü bu. Tüm bunları taşıyabilmekle ilgili. Bana göre iyi ebeveynlik, insan olmanın yükünü taşımayı becerebilen insanlar yetiştirmek. “Bu nasıl olur”u düşünmek gerekir.

Kitabın hissini anlatan üç şarkı söyleyebilir misiniz?
Şahane bir soru bu! Kitabı yazdığım sırada, galiba başlarında, farkında olmadan ‘Killing me Softly’ şarkısını mırıldandığımı hissettim. O yüzden kitabın ilk resmi şarkısı Roberta Flack’in sesinden ‘Killing me Softly’. Peşinden Jakuzi’den ‘Bir Şey Olur’ şarkısı geliyor. O dönem çok dinledim ve kitabın hissini verdiğini düşünüyorum. Ajda Pekkan’dan ‘Düşünme Hiç’ de var. O da Hikmet Ailesi’nin şarkısı benim için. Bu arada “Nazan Öncel bir kitap” da dendi Aile Geleneği için. Her kitapta bir soundtrack oluşuyor yazarken. Aile Geleneği’ninki de bayağı eğlenceli. Şarkı listesini yayınlamayı düşünüyorum.

 

KISA KISA…

Şehirdeki favori meyhaneniz?
Bu benim için hem zor hem de çok güzel bir soru. İstanbul benim doğup büyüdüğüm şehir. Ne yaparsam yapayım kendimi bir şekilde ait hissettiğim belki de tek yer. Önceden onu kocaman bir meyhane gibi görürdüm. Madam Despina, İnciraltı Meyhanesi, Degüstasyon eskiden sevdiğim meyhanelerdi. Geçenlerde Güneşin Sofrası’na gittim ve beğendim.

Dostlarınızla gece çıkıp biraz dağıtmak isterseniz nereye gidersiniz?
Dağıtma alışkanlığım pek yok benim. Çoğunlukla evcimen biriyim. Ama bahsettiğiniz duygu için seyahat ediyorum. Gezmek beni dinlendiriyor. Kendimi daha iyi anlamamı, duygularımı ayıklamamı sağlıyor. Çok yorulduğumu, kafamın karıştığını hissettiğimde iyileşmek için yol yapıyorum. İyi müzik ve sessiz bir yol arkadaşıyla dünyayı gezebilirim. Kitap yeni çıktığı için bir süredir fırsatım olmadı ama kendime ödül olarak düşündüğüm iki rota var aklımda.

Şehirde keşfettiğiniz yeni bir yer var mı?
Bir parça ağaç ve sessizlik olan her yeri yeni keşiften sayıyorum. Ya da Boğaz’a sakince bakabildiğim bir nokta. Çünkü her şey yeterince kalabalık ve gürültülü. Ben avlu ve balkon olan yerleri seviyorum. Gökyüzünü görebildiğim yerleri daha çok. Çok yoğun çalıştığım zamanlar boğaz havası iyi geliyor. Anadolu      Hisarı’nda Pembe Yalı yeni keşfim mesela.

Yeni yıl kararınızı aldınız mı?
Bu kitap duygu dünyamı ve önceliklerimi değiştirdi. Sanki kendimle, geçmişimle hesaplaşmışım gibi hissetmemi sağladı bir ölçüde. İnsan basit olana, kendisine iyi gelene gitmeli. Sadeleşmeli yani. Hayat kısacık bir an ya da belki bir rüya… İnsan bu histen uzaklaştıkça kendi kendini zehirliyor. Ben oradan fazla uzaklaşmak istemiyorum. Bu benim yeni yıl temennim.

RÖPORTAJ: BERNA ABİK
FOTOĞRAF: KEREM ALTAYLI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki Haber

Hayatımıza renk katan kitaplar

Sonraki Haber

Gelecekten haber var