KAPALIÇARŞI BİR ZAMAN MAKİNESİ

Mücevher tasarımında bir dünya markası olan Sevan Bıçakçı, her biri eşsiz olan tasarımlarıyla yıllardır herkesi büyülüyor. İstanbul’un simgelerini de tasarımlarına taşıyan Bıçakçı, şehrin kalabalık sokaklarından ilham alıyor.

Sevan Bıçakçı Kapalıçarşı’nın masalsı ortamında, henüz 12 yaşındayken oturduğu tezgahın başından yıllardır hiç kalkmadı… Kapalıçarşı’nın zanaatkarlar tarafından yaşanan en şaaşalı dönemini yaşadı. Usta-çırak ilişkisinin tüm değerlerini ve kıymetini bilen, dilinden ustasını ve öğrettiklerini düşürmeyen bir usta o. Yarattığı mücevherler adeta yaşıyor, nefes alıyor. Her biri eşsiz ve çok değerli. Hiç şüphesiz ‘İstanbul’un Kahramanları’ndan birisi o… Şehrin tarihi simgelerini, silüetlerini tasarımlarına taşıyarak İstanbul’u ölümsüzleştirmeyi başaran Sevan Bıçakçı ile onun dünyasında keyifli bir yolculuğa çıktık.

Samatya’da doğup büyümek, farklı kültürler içerisinde yetişmek bir tasarımcı olarak sizi nasıl etkiledi?

Farklı inanç ve etnik kökenden insanlarla komşuluk benim için Nuh’un gemisinde yolcu olmaya benzer bir duyguydu. Hem sokaklarda, hem ev içlerinde sıcacık ve karmakarışık bir şekilde birlikteydik. O yüzden ‘farklı kültür’ lafını kullanmaktan pek de hoşlanmıyorum. Bence son derece zengin bir kültürün farklı yüzeyleriyiz. Daha ileri yaşlarımda tüm coğrafyamıza aynı gözle bakmaya başladım. Binlerce yıldır kültürler arası bu denli yoğun alışveriş başka nerede yaşanmıştır bilemem ama bendeki vatan duygusu bol katmanlı tasarımlarımla ifade etmeye çalıştığım gibi, bu zenginliğimizle birebir bağlantılı.

Kapalıçarşı’da yetişmiş, oranın ruhunu yaşamış biri olarak, sizden Kapalıçarşı’yı dinleyebilir miyiz?

Çıraklık-ustalık geleneğinin parlak zamanlarını yaşama şansına sahip olduğumu düşünürüm. Zanaatkarlığı ve tüccarlığı seviye olarak çağlar boyu zirvelere taşımış bir yer, hatta bir okuldur bana göre. Nihayet kendini Hogwarts’ta bulmuş Harry Potter duygularıyla başlamış ve sürmüştür çıraklık dönemim. Rahmetli ustamın atölyesinin bulunduğu Çuhacıhan’ın duvarlarına gömülü minicik atölyeler, türlüsünden alet sesleri, avlu ve koridorlardan akan kalabalıklar… Her ne kadar günümüz şartlarında tüccarlık biraz fazla ön plana çıkmış olsa da, Kapalıçarşı benim için hala bir zaman makinesi; başka hiçbir yer geçmişi bu denli merak ve hayal etmemi tetikleyemiyor.

O günden bugüne sizce Kapalıçarşı’da neler değişti?

Ustalar da, çıraklar da epeyce azaldı. Yüksek kiralar ve hızlı kazanç beklentisi seneler içerisinde değişebilen turist profiliyle biraraya gelince bir bakıyorsunuz en değerli bilinen kısımları eskiden mücevherci ve antikacı doluyken; lokumcu ve baharatçılara mekan oluvermiş. Bu durumu idare etme derdi Kapalıçarşı’yı özel kılan geleneklere pek yaşama şansı tanımıyor ne yazık ki. Geleceğe yönelik elle tutulur bir planlama da olmayınca mevcut teknolojik gelişmelerin Kapalıçarşı’yı yüzyıllar boyunca korumuş olduğu zanaatin en yüksek kalesi olma pozisyonundan uzaklaştırmakta olduğunu düşünüyorum.

Sizce çırak-usta ilişkisinin esasları neler?

Ben 12 yaşımda çıraktım. Daha erken yaşta başlamış kimbilir kaç kişi olmuştur… Şu ya da bu sebepten okula gitme şansı olmayan çocuklara vakit geç olmadan bir meslek öğretme sistemidir… Çırak yıllar boyu ustasını tezgahta çalışırken izler; ustasının yokluğunda da atölyenin temizliğini ve düzenini gözetir. Günümüzde devam ettirilmesi zor bir sistem çünkü kanunen çocuk eğitme değil, çalıştırma kapsamına giriyor. Diğer bir yandan, gelişen dijital üretim teknolojileri ve lüks markalaların kartelleşme akımları mücevher işini daha da fazla yüksek sermayeye bağımlı hale getirmekte. Eskiden, sadece İstanbul değil; Avrupa’nın birçok yerinde mücevhercilik yoksul sınıfların çırak-çocuklarına tanınan bir sınıf atlama şansıymış. Mesela Almanya’da mücevher üretiminin başkenti Pforzheim şehridir çünkü daha 19. yüzyılda Avrupa’nın en büyük yetimhanelerinden biri oradaymış… Keşke Kapalıçarşı’yı çevreleyen tarihi hanlar ve atölyeler, bir meslek okulu ekseninde birleşebilseler ve böylece çocuk işçi statüsünden öğrenci statüsüne geçilebilse. Mezunlar diyelim, içinden geldiğim eski sistemde askerlik dönüşü kendi atölyelerini açarlardı. Şimdikiler belirsiz süreler için fabrikalarda çalışacaklar, daha yeteneklileri belki dünyanın meşhur markalarının üretim yerlerinde çalışma şansı bulacaklar, en iyiler ise umarım günün birinde yatırımcı bulup kendi markalarını kurgulayacaklar. Eskiden çırak-usta sisteminin bir şekilde atölye sahibi olma (ustalık) ve iyi kötü geçinme vaadi mevcutken, bugün çok daha dar bir filtreden komple bir usta ve tasarımcı olarak sıyrılmak durumundayız.

Yıllarını bu işe vermiş bir usta olarak, sizin için ‘ustalık’ kavramının içini neler dolduruyor?

Eskiler “Çırağın hüneri ustasınınkini aşmazsa zanaat ölür” derlerdi. Rahmetli ustam bana teknikten çok; insanlık ve esnaflık konularında yol gösterici olmuştur. Diğer birçok usta gibi çırak tokatlayanlardan olsaydı, büyük ihtimalle bugün hala merak edebilen, yeni üretim teknikleri araştırıp geliştiren biri olamayacaktım. Usta çırağı için her şeyden önce bir örnek, bir rehberdir bence. İyi çırak üslup ve gerekli tekniklere zamanla ve kendi çabasıyla ulaşır, yani ustalaşmış olur.

Eserlerinizi tasarlarken nasıl bir süreçten geçiyorsunuz? Tasarım aşamasının detaylarından kısaca bahsedebilir miyiz?

Başta esin gelir. Bunu nereden aldığımıza bağlı olarak bir hikayeye odaklanır ve o hikayenin içinden nasıl bir anı çıkarabileceğimizi eskizlerle düşünürüz. Düşünce netleştikçe eskizler de detaylı resimlere dönüşmüş olur ve doyuruculuğuna inanmış olduğumuz noktada üretim için atölyeye aktarılırlar.  Sonrası final çizime sadık kalabilmek için türlü cambazlık safhasıdır. Bazı teknik engel çıkar ki, yoldan sapmaya, doğaçlamaya mecbur kalırsınız. Bu açıdan her parçanın zorluğu farklı ve önceden kestirilemiyor. Çıkış yolu bulunmadığı için bazı işin umulmadık şekilde ve uzun süredir tezgahlarda oyalandığını fark edebilirsiniz. Bizim atölyeden bir işin çıkması ortalama üç ayı buluyor.

Mesleğinize dair henüz gerçekleşmemiş bir hayaliniz var mı?

Benim için en önemli şey idealizmden kopmamak. O varolduğu sürece, tutku, hayal etme kapasitesi ve başarı kendiliğinden geliyorlar.

Sadece kendiniz için tasarladığınız takılar var mı?

Mesela bir yüzüğümün üstünde eşim ve çocuklarımın isimlerinin Ermenice alfabedeki baş harfleri var. Değerli bir arkadaşımın binbir ısrar ve ricayla – normalde yaptığım iş değildir – bana tasarlattığı bir başka yüzüğüm var ki, meğer o seneki doğumgünü hediyem olarak yaptırmış. Bu ikisinin dışında koleksiyonumun içine düşen parçalardan kendime yakıştırdıklarımı satın alıyorum.

Saat koleksiyonu üzerine çalıştığınızı biliyoruz, ‘The Timekeeper’ kitabıyla da raflarda yerini aldı, bu koleksiyon üzerine çalışmalar devam edecek mi? 

Kaplumbağa hızıyla olsa da evet… Hedeflemiş olduğumuz toplam adet yüz elli idi. Dokuz yılda ancak 85’ini bitirebildik.

İstanbul’un size en çok ilham veren yerleri ve tarihi simgeleri nereler?

Ayasofya, At Meydanı, surlar, Boğaziçi, Kapalıçarşı, Adalar, Topkapı Sarayı vs. şeklinde gidersem sonu gelmeyecek. İstanbul’un tamamı desem yalan olmaz. En çok daracık sokaklarındaki, çarşılarındaki türlü inanç, köken ve gelenekten insana birlikte nefes alabilme şansı tanımasını önemsiyorum.

Sizin İstanbul’da hayranlık duyduğunuz tarihi eserler hangileri?

Ayasofya, Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Ortaköy Camii, Yerebatan Sarnıcı ve Kapalıçarşı ve tüm tarihi sebil çeşmeler…

Şehirde nasıl vakit geçirmeyi seversiniz?

Haftada altı doz kalabalık sokaklar ve atölye ortamı, bir doz Adalar’ın arka tarafları veya Belgrad Ormanı sükuneti…

İstanbul’dan uzaklaştığınızda en çok neyini özlüyorsunuz?

Bu biraz da uzakta nerelerde olduğuma bağlı ama dünyanın neresinde olursam olayım, mutfağını muhakkak özlerim.

Yazı: Zeynep GÜLER CEYLAN Fotoğraflar: Kemal Olça

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki Haber

"TÜRKİYE'DE ÜRETMEK İÇİN EN VERİMLİ ORTAM İSTANBUL"

Sonraki Haber

BOĞAZ’IN EN GÜZEL TANIKLARI