Kapalıçarşı’daki bir atölyede sandıktan çıkanlar: Mücevherler, Macarlar ve Sabahattin Ali

0
3375
Fotoğraf: Can Soysal

Kurumsal hayatı bırakıp kendini Kapalıçarşı’da mücevher tasarımına veren İdil Laslo ile bu işe nasıl başladığını, ailesini ve dedesi büyük yazar Sabahattin Ali’yi konuşarak atölyede bir gün geçirdik.

BERNA ABİK

İdil’le arkadaşlığımız Asmalımescit’te Ece Aksoy’un nefis yemeklerini yerken başlamıştı. Sonra tatiller, büyüyen sofralar derken arkadaşlık giderek katlandı. Bir gün onun işi gücü bırakıp takı yapmaya başladığını duydum. İtiraf ediyorum; böyle nefis cevherler görmeyi beklemiyordum kendisinden. Instagram hesabında bana yaptıklarını gösterince utanmıştım. Zira yaklaşık 25 sene çalıştığı kurumsal hayatı -üstelik bunlar hepimizin bildiği köklü aile şirketleri- bırakıp ‘takı’ işine giren bir kadının Kapalıçarşı’da üç adamla birlikte  bir atölyede sabahtan akşama kadar bu işlere kafa patlatacağını düşünmüyor insan. 

İdil Laslo

Kurumsal hayatta hiçbir zaman kendini gerçekleştirmiş gibi hissetmemiş. “Vefasızlık da yapmayayım tabii bu arada” diyor, “Güzel paralar kazandım sonuçta oralarda  ama  sadece para kazanmaya yönelik yanlış bir seçimmiş benim için, hiçbir zaman kendimi o dünyaya ait hissetmedim. İşten ayrılınca ellerimle üretebileceğim bir şeyler yapmak istedim. Çocukluktan beri hep bir el becerim vardı benim. Bizim ailenin hepsi öyle; babaannem yanlışlıkla terzi olmuş mesela” diyor. Yanlışlıkla başka bir sokağa girebilir insan ama yanlışlıkla terzi nasıl olunur? Kendisinden dinliyoruz.

MACARİSTAN’DAN İSTANBUL’A…

Büyükbabam Jànos Hadi, 1929 yılında Macaristan’dan İstanbul’a geliyor. O sırada Avrupa’da büyük bir kriz var. Aslında Musul’a gitmek üzere buraya geliyor ama tifo ya da sıtmaya yakalanıyor İstanbul’da. Bu kadar hastayken oraya gidemeyeceğini düşünüp Türkiye’de kalmaya karar veriyor.

Büyükbaba Jànos Hadi

Burada iş bakınırken bazı Macarlarla tanışıyor; onlar da büyükbabamın mekanik denilen bir alandaki bilgisini görünce Cumhuriyet’in ilk yıllarında burada iyi bir iş bulabileceğini söylüyorlar. Eskinin mühendisi gibi ama tam değil; ara bir iş, teknik bilgi gerekli.

Karadeniz’de elektrik santrallarını yapıyorlar, sonra da Kastamonu Boyabat’ta bir çiftliğin mekanizasyonu için çalışmaya başlıyor. Derken epey bir para kazanıyor ve Macaristan’a geri dönüyor. Ailesine gönderdiği tüm parayı meğerse kız kardeşinin kocası kumarda yemiş bitirmiş hep. Bunu öğrenince o zaman ben de evleneyim, karımı da alıp Türkiye’ye gideyim, en azından paralarımı karım yer diye düşünüyor. O sırada Macaristan’da bir gecede para pul oluyor zaten, buhran var. Türkiye de yeni kurulmakta olan bir cumhuriyet ve Atatürk’ün ilk zamanları… Sanayi gelişiyor ve işgücüne ihtiyaç var. Bu da bu tür yabancılar sayesinde oluşuyor.

Sándor Hadi, Rózsa Hadi, Jenő Hadi, László Hadi

Babannemle evlenip Türkiye’ye birlikte döndüklerinde Kastamonu’nda çalışmaya başlıyor. Babamlar da orada doğuyorlar. O sırada II. Dünya Savaşı patlıyor ve tekrar  vatanlarına dönmek için İstanbul’a gidiyorlar. Ancak Macaristan Konsolosluğu güvenlik sebebi ile burada kalmaları gerektiğini söyleyip pasaportlarının sürelerini uzatmıyor.

SİRKECİ’DE BÜYÜK BEKLEYİŞ

Bir süre İstanbul’da kalıyorlar. Hatta Sirkeci’de bir otele yerleşiyorlar. Otelin adını da babam Balıkesir Oteli diye anlatmıştı ama bilemiyorum… Otelde yaşamak diye bir şey varmış o zaman…

Bir süre sonra paraları azalınca büyükbabam onları İstanbul’da bırakıp para kazanmak için Anadolu’ya dönüyor. Büyükbabamdan gelen mektuplar zaman içinde gelmemeye başlıyor ve uzun bir süre ondan haber alamıyorlar. Hatta babamlar her gün Sirkeci’de sahile inip iskeleye yanaşan vapurlara bakarlarmış, belki gelir diye.

Bunun üzerine üç çocukla kalakalan ve hiç Türkçe bilmeyen bir Macar kadını olan babaannem, el becerisi çok kuvvetli olduğu için terzilik yapmayı öğreniyor ve böyle para kazanmaya başlıyor.

“Babaannem çocukların okumasını istediği için, babamları Macar bir papazın yanına veriyor. Bizimkiler aslında Protestan. Ama papaz, Cizvit papazı olduğu için hemencecik bir vaftiz töreniyle çocuklar Katolik oluyor.”

PROTESTANLIKTAN KATOLİKLİĞE DÖNÜŞ

Sirkeci’den sonra Pera’ya taşınıyorlar, bu sırada büyükbabam hâlâ yok ortalıkta. Babaannem çocukların okumasını istediği için, babamları Macar bir papazın yanına veriyor. Bizimkiler aslında Protestan. Ama papaz, Cizvit papazı olduğu için hemencecik bir vaftiz töreniyle çocuklar Katolik oluyor.

Çocuklar neredeyse lise çağına geldiğinde, büyükbabamın bir kampa atıldığı haberi ulaşıyor. Ama bu kampın nerede olduğu bilinmiyor. Anadolu’da buna benzer enterne gayrimüslimleri tuttukları yerler var. Bize anlatılan hikâye şöyle; birlikte çalıştığı bir ortağı, nasılsa bu yabancı diye Alman ajanı olarak ihbar ediyor büyükbabamı ve onu kampa götürüyorlar. Ortağı da kazancın üstüne oturuyor. Büyükbabam kamptan döndükten sonra bir daha eskisi gibi olamıyor. Bedensel olarak da psikolojik olarak da tükenmiş durumda. Bu konu da hiç konuşulmuyor.

Hatta bu konuşmama olayı hakkında bir Macar esprisi vardır. Bir çoban var, çobanın yanında da bir çocuk. Çobanla birlikte koyunları yaymaya gidiyorlar. Çocuk sabah “Hava ne kadar güzel değil mi?” diyor çobana ama hiçbir yanıt alamıyor. Akşam oluyor, bu sefer çocuk dönüp “Hava ne kadar güzeldi değil mi bugün?” diyor. Çoban da “Ne çok konuştun sen de” diyor. Bizim aile de böyle, ne amcam ne babam hiç anlatmazlar bunları. Biz didikleyerek alabildiklerimizi aldık.

PARMAKLARINDAKİ AKLI KULLANMAK

Babam avukat, büyük amcam mimar oluyor. Diğer amcam ise 1956 senesinde Avustralya’ya gidiyor. O sırada 6-7 Eylül olayları da oluyor ve Türkiye’de bir fırsat görmüyor artık kendisine. Sonradan öğreniyoruz ki o da süper marangozluk yaparmış. Mimar amcam da mukavvadan heykeller, miğferler yapar. Onlara altın, gümüş yaldızlar bezer. Babam çok iyi resim yapardı. Babaannemden başlıyor ama herkeste süper el beceresi var yani.

Mimar olan bir kuzinim bana sürekli “Senin ellerinde akıl var. O aklı kullan” der. O beni çok cesaretlendirdi. Ben de İSMEK’in bir kursuna başladım. Orada kursiyer bir arkadaşım oldu. O da beni Kevork Usta’ya getirdi. Ve Kevork Usta benim için bu işin geleneksel tarafını öğrenebilmemi sağlayan ve bana el veren kişi oldu. O gün bugündür birlikteyiz.

Kapalıçarşı’daki atölye

Kevork Usta ile tartıştığınız oluyor mu çalışırken?
Evet, az önce tartıştık mesela. Mükemmele ulaşmak için uğraşıyoruz. Bazen olur dediğine olmaz, olmaz dediğine  de olur diyor, nasıl işine gelirse (gülüyor). Bana el verdiği için ben haftanın iki günü atölyedeyim. Hem buradaki muhabbeti çok seviyorum hem de bu fikir teatileri çok iyi oluyor. Onlar da kendi aralarında bazen tartışıyorlar. Çünkü burada takı değil eski anlamıyla mücevher; yani üstünde taşıdığın bir cevher yapılıyor. Biraz daha geleneksel teknikler kullanarak, bizim sadekârlık dediğimiz tekniği izliyoruz. Taşlı veya taşsız mücevherlerin değerli madenlerden (altın, platin gibi) yapılmış olan kısımlarını üreten kimse sadekâr denir. Tamamen el işçiliği olduğundan detaylı ustalık ister.  Taşları takılmamış ve cilalanmamış ürünlere ‘sade’ denir. Aslında inşaat, mimarlık ve tasarım gibi birçok şeyi barındırıyor içinde. Rönesans’taki meşhur ressamların birçoğu -Benvenuto Cellini gibi- öncesinde kuyumculuk yapıyor.

Laslo’nun yaptığı takılara instagram.com/idiliusjewelry adresinden ulaşabilirsiniz.

Kendi tasarımlarında öne çıkarmak istediklerin neler?
Henüz ‘tasarım’ tanımını kullanmak istemiyorum, çünkü henüz çok başındayım işin. Doğa beni çok etkiliyor ama hep görülmemiş bir şeyi görmek ya da yapılmamış bir şeyi yapmak benim arzum. Şu ana kadar öyle olmadı tabii ama isteğim bu. İçinde biraz hareket olan minimal, mekanizmalı, sürprizleri olan şeyleri seviyorum. Büyük şeylerden asla hoşlanmıyorum. Benim için ergonomi de çok önemli, taşıması rahat olmayan bir yüzük kesinlikle yapamam mesela.

https://www.instagram.com/p/CE7FX6DBmh8/

Bir tasarıma başlarken satış odaklı mı düşünüyorsun?
Tabii ki satışı da düşünüyorsun ama genelde ben kendi takmayacağım bir şeyi yapmıyorum. Benim yaptığım şeyleri satın alacak insanlar da benim gibi el emeğinin değerini bilen insanlar olmalı diye düşünüyorum. Elbette satın alınabilen tutarda olmalı.

Satın alınabilir tutardan kastettiğimiz nedir?
Kullanılan taştan, malzemesine göre değişiyor tabii. 150 liralık da olabilir 2000 liralık bir işe kadar çıkabilir. Ne kadar uğraştığınla da ilgili bir durum.

Bu işe başlarken “Ne yapacaksın bu işi, boş ver” diyen oldu mu?
Hayır, herkes destekledi. Hatta annem de kendimi bulduğumu söyledi geçen gün bana.

Anne demişken, Filiz Ali (Sabahattin Ali’nin kızı) nasıl? Pandemide neler yaptı?Annem bir kitap yazıyor şu anda. Hiçbir yere gitmek istemedi kitap çalışmasını engellememek için. Hiçbir zaman boş duran bir kadın olmadı. Çok iyi bir arşivci. Dedem de çok iyi arşivci ama annem de anneannem de fena değilmiş anlaşılan. Sürekli sandıklardan bir şeyler çıkıyor.

Filiz Ali, Aliye Ali ve Sabahattin Ali, Ankara Adalar Apartmanı’ndaki evlerinin balkonunda. 1947

Kitabın konusu ne?
Onu kendisi açıklasın (gülüyor). Üzerinde çalışıyorlar şu anda ama Cumhuriyet’in ilk yıllarını bize anlatacak olan bir kitap diyebilirim.

Sabahattin Ali olacak mı içinde?
Onunla ilgili belgeler de olacak sanıyorum ama onun üzerine bir kitap değil. Biraz konusu farklı yani.

70 yıl sonra Sabahattin Ali kitaplarının telifleri kalktı. Gidişat nasıl?
Telif bizdeyken -bu, işin maddi boyutuyla ilgili bir şey değil- bizim kontrolümüzde oluyordu her şey. Sonuçta Sabahattin Ali’nin kızı yaşıyor. Durum böyleyken bu işin annemin kontrolünden çıkmış olması Sabahattin Ali’nin kendisinin dahi onaylamayacağı kapaklar ve kitaplar basılmasına sebep oldu. Bu kadar kitaba değer veren bir insanın kitabı, 1 liraya mal edilip 3 liraya satılmamalıydı. Çünkü kitabın kendisinin bir değeri var. Bunun dışında “Biz dilini sadeleştireceğiz” diyenler oldu. Neden sadeleştiriyorsun ki? Edit edilmiş kitaplar var, altında da açıklamaları yazıyor zaten. Onun dilini ne hakla sen basitleştireceksin?

Bir de 70 yıl Sabahattin Ali için adaletsiz bir durum. Zaten öldürüldükten 15 yıl sonrasına kadar kitapları basılmıyor. ‘Sırça Köşkü’ toplatılmış bir kitap, o hiç basılmıyor. Komünist damgası yediği için hiçbir yayınevi basmıyor. Varlık, Bilgi, Cem Yayınevi’nden sonra da Yapı Kredi bastı. Sabahattin Ali’nin eserlerinden başka hiçbir şeyi olmamış. Malı mülkü yok, cesedinin yanından çıkan çantasına, meşin ceketine, fotoğraf makinesine bile haciz koymuşlar ve borçlarına istinaden anneanneme teslim etmemişler…

Esas gençler arasında tanınmasını sağlayan Milli Eğitim Bakanlığı’nın tavsiye ettiği 100 eser içinde gösterildiği için okullarda da okutuldu. Demek ki okullarda okutulunca bir yazar, gençlerin ulaşabileceği bir yazar olursa okunuyor. Anlattığı konular hâlâ geçerli ve güncel. 70 yıl öncesini okuyormuşsun gibi değil.

Dedenin öykülerinde ve romanlarında kendine benzettiğin bir karakter var mı?
‘Kürk Mantolu Madonna’daki Maria enteresan bir karakter. Başına buyruk bir hali var ama naif de bir yandan. İçine kapanık da bir kadın aslında. Çok kırılgan, narin ama bir taraftan da çok güçlü duruyormuş gibi… Paradoksların olduğu biri. Sabahattin Ali’nin böyle bir kadınla gerçek hayatta tanıştığı biliniyor zaten. Ama bu karakterin içinde belki anneannem de var, belki diğer kız arkadaşları da var. Kendisinin çok beğendiği, en parlak eseri olarak gördüğü bir eser değil bu arada.

Bir de Sabahattin Ali’nin bir dönem nikâhına talip olduğu Ayşe Sıtkı İlhan’la mektuplarının derlendiği ve pek bilinmeyen ‘İki Gözüm Ayşe’ kitabı var.
Dedem biraz çapkın… Çapkın değil aslında da şıpsevdi bir adammış (gülüyor). Aşktan uzak bir insan değil. Tabii Ayşe’ye olan aşkı çok bilindik. Evlilik teklif ediyor, kadın reddediyor ama hiç vazgeçmiyor.

Deden, Filiz Ali ve Aliye Hanım’a senin tasarımlarından birini almak isteseydi hangisini alırdı sence?
Henüz öyle bir mücevher yapmadım galiba (gülüyor). Alsaydı şimdiki tarzda alıştığımız şeyler değil de işçiliği yoğun olan, zarif bir şey tercih ederdi diye düşünüyorum. Bu soru ağır geldi, sanırım oturup yapmak zorunda kalacağım şimdi…

‘Başın öne eğilmesin’

İki Gözüm Ayşe’nin, Ataol Yayınları’ndan çıkan bir, Bilgi Yayınevi’nden çıkan iki baskısının tükenmesinden sonra kitap yeniden basılmadı. Mektupları derleyen gazeteci Doğan Akın’a bunun sebebini sordum:  “Temel nedeni; yayınevlerinin saçma sapan hükümlerle dolu matbu sözleşmeleri. ‘Kitabı istedikleri gibi kısaltabilirlermiş’, ‘istediklerine devredebilirlermiş’, ‘istedikleri biçimde promosyon ürünü olarak kullanabilirlermiş’. Ben de talip olan yayınevlerine, ‘Hayır, bunu yapamazsınız’ diyorum. Misal; Sabahattin Ali’nin temsil ettiği her şeyle savaşan bir zihniyetin gazetesinde, kitapları promosyon olarak pazarlanamaz! Özetle, Sabahattin Ali’nin edebiyatının kaynaklarını da içeren bu mektupların ‘ezber yayınevi sözleşmeleri’ne teslim etmek istemiyoruz. Mektupları kıymetini bilen bir yayınevince, uzak olmayan bir zamanda yayımlanacağını söyleyebilirim.”

Kevork Polatoğlu – Sadekâr

“Bir iş bittikten sonra uğraşmaya devam edersen güzelliğini bozarsın”

Polatoğlu 32 yıldır Kapalıçarşı’da.

Kevork Usta, mesleğine Kapalıçarşı’da çıraklık yaparak başlıyor. Ancak kendisi kadar bu işe gönül verenler kalmamış artık. Sebebini ise “Zanaatkârlık bitti artık. Herkes fabrikalaşıyor, el sanatı yapanlar yok denilecek kadar azaldı. Atölyelerde doğru dürüst çırak yok. Çünkü artık herkes okumak istiyor” diyerek açıklıyor

Sohbet sırasında bir ara İdil’e “Güzeli sevmiyorsun sen, anlaşıldı” dediğini duyuyorum ve bunun ne demek olduğunu soruyorum. “Bir iş bittikten sonra uğraşmaya devam edersen, onun güzelliğini bozarsın. İdil de işin mükemmel olması için ne zaman duracağını bilmiyor henüz. Ama öğrenecek.”

Ustayı yakalamışken biraz da Kapalıçarşı dedikodusu yapalım istiyorum ve Sevan Bıçakçı’yı beğeniyor musunuz diye soruyorum. “Değişik bir kafa o da” diyor. “Gerçekten bazen çok iyi işler yapıyor ama bazen de olmuyor. Gerçi insanların zevki tartışılmaz.” Artık atölyeye girmiyor kendisi sanırım diyorum. “Eskiden de girmezdi. Yanında çalışanlara o taşı alalım, bu taşı alalım diyor, nasıl olacağını söylüyor ve artık işi o yapmış oluyor.” Etik olarak eserin kimin hakkı olduğu kafamı karıştırıyor bu sırada. “Kesinlikle Sevan Bey’in hakkıdır, çünkü ürettiren o. Bundan 20-30 yıl önce bize kataloglar gelirdi, biz de oradan yapardık. Ama benim adım geçmez”  deyip  Sezar’ın hakkını Sezar’a  veriyor kendisi.

RÖPORTAJ: BERNA ABİK
FOTOĞRAF: CAN SOYSAL

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here