KENDİ RÜZGARINI ESTİRİYOR

Yapımcılığını ve başrolünü üstlendiği ‘Terk’ oyunuyla yeniden tiyatro sahnesinde olan genç oyuncu Öykü Karayel, duruşu ve yeteneğiyle fark  yaratıyor. Yer aldığı her projede adından başarıyla söz ettiren Karayel, yeni oyununu, hayallerini ve şehre olan tutkusunu anlattı.

Yazı: Zeynep GÜLER CEYLAN Fotoğraflar: Deniz ÖZGÜN Styling: Duygu ALTIPARMAK Saç: Hüseyin AÇIKGÖZ Makyaj: Gamze TEKİN 

Yer aldığı her projede bir kez daha izleyenleri kendisine hayran bırakan, güçlü oyunculuğu ve ışığıyla etrafı aydınlatan bir isim Öykü Karayel… İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü’nü bitirdikten sonra profesyonel olarak oyunculuğa adımını atan Karayel, ilk günden beri kendi ‘rüzgarını’ estiriyor. Naif güzelliğiyle ilk görüşte insanı etkileyen genç oyuncu, oynadığı her role bürünmüyor adeta ‘o’ oluyor, bu nedenle yer aldığı projeler, ekrandan, sahneden ya da beyaz perdeden geçerek izleyicinin tam da yüreğine dokunuyor! ‘Kuzey Güney’, ‘Kara Para Aşk’, ‘Muhteşem Yüzyıl’, ‘Kalp Atışı’, ‘Muhteşem İkili’ gibi diziler, ‘Bulantı’, ‘Toz’, ‘İşe Yarar Bir Şey’ gibi filmler ve ‘Güzel Şeyler Bizim Tarafta’, ‘Katil Joe’ gibi tiyatro oyunlarında izlediğimiz Karayel şimdi de aynı zamanda yapımcılığını da üstlendiği ‘Terk’ oyunuyla sahnede. Oyun, başına buyruk ama bir türlü terk edemeyen genç bir kadın ve sevdiklerine bir türlü gitme diyemeyen bir terapistin üzerinden ilişkileri, aile olmayı, sevilmeyi öğrenmeyi sorguluyor. Bu ay DasDas sahnesinde tiyatroseverlerle buluşan oyunun yıldızı Öykü Karayel ile Ortaköy’de The Stay Bosphorus’ta bir araya geldik…

‘Terk’ oyunundaki rolünüze hazırlık süreci nasıl geçti?

Çalışma sürecimiz çok keyifliydi. Yönetmenimiz Serkan Salihoğlu sayesinde, özgür bir ortamda deneyerek, yollar bularak, araştırarak geçti bütün süreç. Bir buçuk, iki ay kadar sürdü oyunu çıkartmamız. Reha’nın (Özcan) çok yoğun bir dizi programı var, benim de o ara dizim vardı. Biraz zamanlama sıkıntısı yaşamamız sebebiyle uzadı süreç. Ama iyi oldu. Neticede içimize sinene kadar çalışmış olduk.

Oyun, “Git derken aslında gitme diyenlerin, terk etmeye kalkışıp hep başa dönenlerin, bir anıyı iyileştirmeye çalışanların, dilenmeyen özürlerin ve iyileşmenin hikâyesi…” Oyun hayatın içinden ilişkileri ve bağlanmayı masaya yatırıyor, sorguluyor. Seyirci bu oyunda kendinden neler bulacak?

Oyun, bir insanı terk etme meselesi üstünden daha büyük, daha manevi bir terk edişi anlatıyor aslında. Terk etme kavramının iyi mi kötü mü olduğu ya da en basitinden, iyi ve kötü diye bir şey var mı, yoksa bu sadece bizlerin bir yargısı mı sorusuna kadar birçok şey anlatıyor bana. Ama tabii izleyenler ne anlayacak, ne hissedecekler bilemiyorum. Belki bu kavramlar üstüne düşünmeye başlayacaklar belki de direkt olayla bir bağlantı kurarak çıkacaklar salondan.

Günümüzde ilişkiler geçmişe oranla çabuk tükeniyor, tüketiliyor, insanlar bağlanmaktan ve aidiyet duygusundan korkuyor. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

Hızlı yaşanıyor hayat artık. Her şeyden anında haberimiz oluyor. Her şeye anında ulaşabiliyoruz. Bir şey almak için evden bile çıkmıyoruz artık, istediğimiz her şey bir tıkla ayağımıza geliyor. O kadar hızlı getirmiyorsa hemen yenisi çıkıyor, şu daha hızlı getiriyor bunu kullanalım diyoruz hemen. Bu kadar hıza odaklı yaşamaya başlayınca, bir pratik geliştirmeye başlıyorsun ister istemez ve bu hayatın her alanına tesir ediyor. Bu sefer tahammülsüzleşmeye başlıyorsun. Çünkü insan ilişkileri zaman alır, sabır ister. Biriyle birlikte olmak aynaya bakmak gibi. Bütün kusurlarınla, iyi, kötü taraflarınla yüzleşmek zorundasın. Çaba ve zaman isteyen bir şey. Bu kadar tahammülsüzken, tercih edilmesi zor bir durum.

Oyunda Reha Özcan ile birlikte sahneyi paylaşıyorsunuz, seyirci sahnede nasıl bir ikili izliyor? 

Biz çok keyif alıyoruz oynarken. İki kişilik oyunda bizim sahne üstündeki iletişimimiz çok önemli oluyor, bu anlamda sağlam bir iletişim kurduğumuza inanıyorum. Bir terapi seansında geçiyor oyun; hem bir terapi seansının bütün içtenliği, kahkahası, üzüntüsü hem de sürprizlerini barındırıyor. Oyunun yazarı Milay Ezengin’in yeni ama olgun bir dili var. Benim karakterim, başına buyruk, hırçın, bir türlü terk edemeyen genç bir kadın. Reha Özcan da sevdiklerine bir türlü gitme diyemeyen bir terapisti canlandırıyor. Terapilerde kişinin kendisinden, ailesinden, sevme ve sevilmeye karşı hislerinden, düşüncelerinden yola çıkılır ya, bizim oyunda da böyle. ‘Terk’in de bu anlamda ruhun derinlerindeki kavramlara, güvenle ilgili sorularımıza, bencillikle, bireysellikle, tercihlerle ilgili dertlerimize incelikli bir yerden dokunan bir oyun olduğunu söyleyebilirim.

Tiyatro, sinema ve dizi oyunculuğu arasında sizi en çok tatmin eden ve heyecanlandıran hangisi?

Oyunculuk anlamında en tatmin eden önce tiyatro sonra sinema. Tiyatroda başından sonuna kadar bir hikayenin içindesiniz ve artık kaç saatse oyun, o kadar saat başka bir karaktersiniz. Bunun deneyimi çok başka. Ama sinemanın da sahnedeyken kaçırılan, o insana dair küçük anları gösterebilmek gibi büyük bir gücü var. Ufacık bir göz kırpışının, küçücük bir kaş hareketinin büyük anlamlar yaratması kadar büyüleyici bir şey yok.

Tiyatro, sinema veya dizi için oynayacağınız rolleri seçerken neleri esas alıyorsunuz?

Benim için diyaloglar çok önemli oluyor. Çünkü diyaloglar sayesinde ilk anda bir bağ kurabiliyorum senaryoyla. Aksiyon kısımları hemen gözümde canlanamayabiliyor. Bir de bir senaryoyu elime alıp okuduğumda iştahımı kabartan, içimde bir an önce oynama isteği uyandıran anlar fazlaysa o senaryo iyi senaryo oluyor benim için.

‘Terk’ten yola çıkarsak, siz ne yaşarsanız ya da ne olursa İstanbul’u terk edersiniz?

Ben kolay kolay terk etmem İstanbul’u. Ancak yaşlandıkça bir toprakla meşgul olma isteği olacak gibi hissediyorum. O yüzden çok ileride biraz Güney’e doğru inebiliriz sanki. Ama yine de bir ayağım İstanbul’da olur.

Sizin bu sezon izleyip beğendiğiniz oyunlar hangileri?

‘Hakikat, Elbet, Bir gün’, D22’nin oyunu, güzeldi. Bir de Berkun Oya’nın son oyunu, ‘Dünyada Karşılaşmış Gibi’, oyun, oyunculuklar, hepsi şahaneydi.

Genç bir oyuncu olarak hayalini kurduğunuz bir şey var mı?

Mesleki olarak kurduğum hayal; zamanla kendi limitlerimi aşabilmek, sınırları genişlemiş, daha özgür, daha rahat bir oyuncu haline gelmek aslında. Öyle bir oyuncu olursam da bir gün zaten istediğim oyuncularla, hayal ettiğim yönetmenlerle çalışabilirim gibi geliyor.

Ünlü ve tanınmış biri olmak kavramıyla aranız nasıl?

Bunu fazla düşünmeden yaşamaya çalışıyorum. Bu meselenin kafamı karıştırmasına çok izin vermiyorum yani. Tabii ki yer yer zorlukları oluyor ama her işin kendine has bir yığın zorluğu var diye düşünüp geçiyorum.

Eşiniz Can Bonomo müzisyen, birbirinizi mesleki olarak nasıl besliyorsunuz?

Müzisyen olmasından ziyade; Can’ın asıl okulunu okuyup bitirdiği ve profesyonelce yaptığı bir diğer işi senaryo doktorluğu. Benim için müthiş bir lüks bu. Dolasıyla bana gelen her işi ya da benim yapmak istediğim her şeyi önce ona okutuyorum. İlla aynı fikirde olacağız diye bir şey yok ama fikirleri benim için çok önemli oluyor. Ama benim oyuncu olarak mesleki anlamda onun mesleğine pek faydam dokunmuyordur (gülüyor).

Sahne ve setlerden arta kalan zamanlarda neler yapmayı seversiniz?

Kitap okuyorum, sanatsal şeylerle ilgileniyorum sadece. Şaka şaka, onları da yapıyorum tabii ama maça filan gidiyorum, PlayStation oynuyorum. Biraz tembellik yapmaya fırsatım oldu mu sonuna kadar değerlendiriyorum bu fırsatı, evde çok zaman geçiyorum.

Hayattaki öncelikleriniz neler?

Hayatta önceliklerim hep sevdiklerim. Eğer o tarafta her şey yolundaysa da önceliğim işim oluyor.

Şehrin tadı sizce en iyi nasıl çıkar?

Sabah; Boğaz taraflarında çok kalabalık olmayan, tenha bir mekanda güzel, taze bir kahvaltı. Ardından arabayla karşıya geçip, çünkü herkesin köprünün üstünden bir kere Boğaz’a bakması şart, Moda sahilinde çimlere uzanıp, arkadaşlarla sohbet, muhabbet etmek. Akşamüstü vapura atlayıp, Karaköy’e geçip, oradan fünikülere binip, çok seviyorum o nostaljik Tünel hattını, Asmalımescit’te bir meyhaneye oturup, rakı balık yapmak. Benim için İstanbul’un tadı ancak böyle çıkıyor.

Şehirde size ilham veren mekanlar ve rotalar var mı?

Salt Galata kesinlikle. Orada vakit geçirmeyi çok seviyorum. İnsana kendini yeniden öğrenci gibi hissettiriyor orası. Bir şeyler yazmak için, okumak için harika bir yer. Benim için öyle mekanlardan biri de İstanbul Modern’di. Bir süre daha eski yerine gidemeyeceğimiz için üzülüyorum.

ÖYKÜ KARAYEL’İN İSTANBUL’U

İstanbul’u hiç görmemiş birine bu şehri anlatacaksınız.

En sık kullanacağınız kelimeler ne olurdu?

Dinamik, kaotik, eğlenceli ve eşsiz.

İstanbul’da en sevdiğiniz semt?

Beyoğlu, Eminönü.

Şehirde şu ana kadar izlediğiniz en etkileyici konser ya da gösteri hangisiydi?

Jack White ve Kings of Convenience konseri.

Bu şehirde en çok sevdiğiniz tarihi simge hangisidir?

Galata Kulesi.

Akşam yemeği için tercih edeceğiniz üç yer?

Asmalı Cavit, Miyabi, Torcello Restaurant.

En sevdiğiniz yürüyüş parkuru?

Boğaz, Kabataş Bebek arası.

Türk kahvesi içilebilecek en iyi adres?

Beyoğlu; Mandabatmaz.

Sokaktan ne yemeyi seversiniz?

Çiğ köfte.

İstanbul olmasaydı nerede yaşamak isterdiniz?

İstanbul’dan başka bir yerde yaşamayı gerçekten düşünmüyorum. Ama illa bir tane seçecek olsam; Londra.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki Haber

HEM YEMEK HEM KOKTEYL

Sonraki Haber

İstanbul Life dergisi yenilendi!