Mehmet Güreli: Ben küçük bir Sokrates’im, hiçbir şey bilmiyorum

0
2001
Mehmet Güreli, ‘Şehirli Karınca’ adlı bu öykü kitabında, bir karıncanın azmi ve dikkatiyle yaklaşıyor yazıya.

Mehmet Güreli dendiğinde aklınıza müzisyen, yönetmen, ressam ve yazar gelebilir. Bizim de kendisiyle buluşma bahanemiz sinemanın, edebiyatın, müziğin ve resmin unutulmaz eserlerinin izinde kurgunun yeniden kurgulandığı yeni öykü kitabı ‘Şehirli Karınca’ oldu. BERNA ABİK

50 BİN TANE İŞ YAPABİLECEKKEN KENDİ HİKÂYELERİMİ YAZIP BİR DE ANLATMAYA ÇALIŞIYORUM

‘Şehirli Karınca’ birçok önemli ismin yer aldığı 107 sayfalık bir ansiklopedi gibi. Bu kurguları nasıl yaptınız?
Kitapta iç içe geçmiş yüzlerce hikâye var. Mesela filozof Empedokles’in hayat hikâyesinde bir noktaya takılmıştım ve bunun üzerine altı ay Yunan felsefesi okudum. Aradığım birçok şeyi bulamadım ama sonunda başka şeyler buldum. Hikâyede Empedokles, Etna Dağı’na tırmanıp “Ben tanrıyım” diyerek kendini aşağı atıyor. Fakat burada başka bir espri var. Tüm yazlıkçıların kıskançlıkla bakacağı turunçtan yapılma sandaletleri var Empedokles’in. Atlamadan önce bu sandaletleri çıkarıp kraterin başına bırakıyor. Çünkü tanrı olduğunu düşünüyor ve aşağı uçup geri geldikten sonra sandaletleri ayağına geçirip tekrar eve döneceğine inanıyor.

Sel Yayıncılık 107 sayfa
18 TL

Bu hikâyeyi kim biliyor acaba diye merak ettim. George Sanda çıktı karşıma, Fransız filozof Gaston Bachelard çıktı. Sonra Goethe’nin bu konunun peşine düştüğünü düşündüm, çünkü İtalya seyahatinde bu bölüm var. Açıkça bir şey söylemiyor ama Etna Dağı’na çıkmaya kalkıyor. Benim düşündüğüm, bunu bildiği için oralarda dolaşıyor. Sonra Höldlerlin’in şiirsel anlamda olan bir piyesini buldum ama ne yazık ki bitirememiş bunu. ‘Şehirli Karınca’da anlatacak çok hikâye var. Esas meselem gelecekle ilgili yazmak değil. Bir öyküyü anlatırken tarihsel bir bilinmezlik arasında sıkışıp kalabiliyorsun. Onu araştırırken bambaşka bir hikâye çıkıyor karşına. Diyelim ki bir yazı okuyorum ve orada bir filmden bahsediliyor. Okumaya ara verip Amazon’dan -param var mı yok mu ona baktığım yok tabii- filmi ısmarlarım. Ancak o film geldikten ve izle- dikten sonra okumaya devam ediyorum.

Kitabı ne kadar sürede yazdınız?
Dört-beş senemi aldı. Son aylarda Empedokles ve üç tane daha hikâye yazdım. Onlarla çok uğraştım. Tuhaf, bu kadar uğraşmazdım diye düşünüyordum ama hikâyeler çıkamadılar bir türlü. Empedokles beni aldı ve okumalara itti. 50 bin tane yapabileceğim iş varken, kendi hikâyelerimi yazıp bir de anlatmaya çalışıyorum. Karıncanın bilmem nesi varmış da öyleymiş böyleymiş. Adama deli derler.

Zor ve yorucu bir merak güdüsü değil mi bu?
Zor tabii. Benim gibi ekonomik ve sosyal durumunu iyi oturtmamış olan, belirli bir geliri olmayan biri için çok zor. Bundan hayıflanmak da benim için bir utanç kaynağı. O yüzden her şey çok iyiymiş gibi davranıyorum. Yoruculuk meselesine gelirsek, dinleyenler için yorucu ola- biliyor. Diyebilirsin ki bana, ben bu kitabı okurken üç kere bayıldım. Olabilir tabii, hayat öyle gidiyor. Benim havuz çok geniş. Merakınız varsa kitaptaki isimler bir kapı açabilir ve bambaşka kişilerle tanışabilirsiniz.

Sizi tarif edenlerin en çok söylediği kelimelerden biri ‘entelektüel’. Bir şeyi bilmemekten korkuyor musunuz?
Ben küçük bir Sokrates’im aslında, hiçbir şey bilmiyorum. Öğrenmeye yeni başladım, bilgi konusunda her şeyi biliyorum diyecek kadar saf değilim. Ama geçmişte şöyle şeyler de oluyor- du; Özdemir Asaf’ın Bebek’te bir barı vardı, masalarda çok kaliteli insanlar olurdu hep. Bana anlatırlardı; “Özdemir bize bir soru sordu, yanımda kız ağladı yanıtı bilemediği için” diye. Acıklı hikâyeler bunlar. Onlar da yanlarına beni alırdı giderken. O kadar da entelektüel bir adam değil Özdemir, tartışılır yani. Belki de gelenleri beğenmiyordu.

Sizin entelektüel tanımınız nasıl?
Tam tanımı yapılmış bir kelime değil bu. Biraz da depo gibi birçok şeyi kafasının içinde taşıyan, istediğini çekip alan, disiplinlerarası ilişki kurabilen insan demek. Böyle insanlar çok fazla yok aslında.

Hafıza çok önemli bir konu yani burada.
Elbette, yoksa nasıl geçeceksin öbür tarafa? Hafıza yoksa arada köprü yok demektir. Baktın ki Borges’ten gitmek istediğin yere atlayamıyorsun, onun yerine Cortazar’dan bir hikâye anlatarak Arjantin’e gidiyorsun, oradaki faşisti anlatıyorsun ve sonunda köprünü buluyorsun. Bilgi de çok önemli tabii, malzemeyle buluşman gerekiyor. Elin çok hızlı ama çalacak bir şey yok, bu da bir yankesicinin dramı gibi.

BANA ‘FISIR FISIR ŞARKI SÖYLÜYORSUN’ DERLER

Müziğiniz için “Albümleri eczanede sakinleştirici olarak satılmalı” demiş biri Ekşi Sözlük’te…
Kimin ne kadar hasta olduğunu bilemiyorsun (gülüyor). Bana “fısır fısır şarkı söylüyorsun” derler aslında. Çok bağırmayı seven bir adam değilim. Sette de sesler hiç yükselmez. Rica etmek, teşekkür etmek benim stilimdir. Yaptığım işler sebebiyle birçok şeyde lider konu- mundayım ama dominant olmak isteyen bir insan değilim.

 

‘Kimse Bilmez’ şarkısını dinleyip sizi gördüğümde çok şaşırmıştım. Sesinizden 30’larında biri olduğunuzu düşünmüştüm.
Feridun Düzağaç gibi biri mi? Bilseydim onu yollardım sana (gülüyor). Selam olsun ona da, sevdiğim dostlarımdan biridir. Benimle ilgili o kadar fazla yorum var ki…

Bu şarkı aslında eski olmasına rağmen epey geç popüler oldu. Bu durum sizi üzmedi mi?
Şükretmeyi bilen biriyim ben. ‘Hatırla Sevgili’ dizisinde çok öne geçti şarkı. Sonra aşağı yukarı 100’den fazla cover’ı oldu ve şarkıyı kullanmayan dizi kalmadı. Ben hiçbir şeye üzülmüyorum. Robinson Crusoe kitabevi ve Kedi Bar da böyleydi. Yaparken eğleniyorum, çok çaba harcıyorum, yoruluyorum ama tamamlandığı zaman bırakıp başka bir yere gidiyorum. Bir şeyin üzerine yatma duygusu yok bende.

BENİM YAŞIMDA BİR ADAM ERTELENMEZ

Dijital platformların popüler olmasıyla sinemaya gidenlerin sayısı epey azaldı…
Valla benim filmime kimse gelmiyor zaten. Fakat İstanbul dışından birçok yere davet aldım ve salonlar tıklım tıklımdı, alkışlarla karşılandım. Sonrasında konuş- ma da yaptım, ben konuşunca susturmak zordur. Filmle ilgili bir şey soruyorlar ama film dışında başka şeyler anlatıyorum.

Nasıl yani?
“‘Dört Köşeli Üçgen’ filminde çağın kaybolmuş adamını anlatıyorum” dedim bir yerde. Evet doğru ama yakasında bununla dolaşmıyor adam. İnsanlar “E peki nerede kaybolmuş?” gibi sorular soruyor. Hayat öyle değil, bunu kendin bulmalısın.

“Atillâ Dorsay bu filmi beğenmediğini yazdı ama ‘Vapurlar’ üzerine dört sayfa röportaj yaptı, ‘Gölge’ için üç yıldız verdi. Geçen gün Cihangir’de karşılaştık, koluma girdi ve mahallede dolaştık beraber. Şimdi ben ona nasıl kızayım, beğenmemiş olabilir tabii. Ama o yazarken bir şeylere kızmış olabilir.”

Yeni film projeniz var mı?
İki sene önce Kültür Bakanlığı’na bir proje vermiştim, projeyi ertelediler. O jüri değişip başka bir jüri geldi. O jüri de bana para vermedi. Benim yaşımda bir adam ertelenmez. Bunlar benim sine- maya ne kadar emek verdiğimi bilen insanlar. Yanımda yetişen insanlar da var bu grup içinde. 20 yaşında birine de yapılmaz ama bana hiç yapılmaz. Sanat dışında başka çıkarı olmayan insanlara da yapacaklar bunu. Fransa da Van Gogh’u almamıştı, onun ayıbını yaşıyor şu anda.

Peki ya oyunculuk planları?
‘R’ harfini söyleyemiyorum ben. O yüzden Fransızca bilmeyen biriyle uydurma olarak Fransızca konuştuğumda epey alkış alırım. Bir filmde oynatmak istediler beni. Anadolu’da yaşayan belalı bir adamı oynamamı istiyorlardı ama böyle Frankofon gibi konuşan bir Anadolu insanı komik duruyordu tabii. Yönetmen çok akıllıydı ve içinde ‘R’ harfi olan tüm diyalogları attı. R’leri atınca belalı birini oynayabiliyorsun. Ben oyuncu değilim aslında.

SEVGİ, ACIMANIN BİTTİĞİ YERDİR

Yalnızlıkla aranız nasıl nasıl?
Yalnızlık ve kalabalık arasında benim için fark yok. Sadece kalabalık çok gürültü yapıyor (gülüyor). Bazı insanlarla çok harika hayatlar yaşıyorsun, ama devamı gelmeyebiliyor. O kadar hoş ilişkiler, baktığında öyle bir bitebiliyor ki ağlayacağın geliyor. Mesela bir sevgilinden ayrılırsın ve ona aslında “Senin yanında artık ağlayamaya- cağım için ayrıldım” diyebilirsin. Çünkü aslında sana acımayı geçmiştir, sevgi acımanın bittiği yerdir.

Acımak kibirli bir duygu değil mi?
Durum daha iyi anlaşılsın diye bu kelimeyi kullandım aslında. Seninle ilgilenmeyebiliyor insanlar. Seni korurken bile seni kırabilirler. İyi insan bulmak çok önemli.

Klasik ama sevenlerinizin yolunu gözlediği bir soru; yeni proje var mı?
Birçok amfitiyatro var bu dünyada, “burada hangi oyunlar oynanıyordu acaba” diye merak sardım. ‘Kral Oedipus’ Side’de, Aspendos’ta oynandı mı mesela? Eğer oynanacak bir oyun yoksa ortalıkta, o sahneler de yapılar da yapılmazdı. Seyirci de var, hem de 10 bin kişilik. Şu anda Türkiye’de 10 bin kişilik salon yok. Bu çok acıklı bir şey aslında. Buranın tarihinin dünyada örneği yok. Bu bir film de olabilir, kitap da… Bu projenin nereye varacağı dipsiz bir kuyu. E sen hiçbir şey yemedin bu arada (Tabaktaki patates kızartmasından birini ağzına götürüyor).

Teşekkürler, Yakup 2’de yemeğe gideceğim sizden ayrıldıktan sonra…
Yakup öldüğü zaman yazı yazmıştım ben. Edip Cansever ile bir anım var orada. Ka- labalık bir masada otururken Yakup uğradı yanımıza, Edip de dedi ki; “Çocuklar bir şeyi açıklıyorum”. Herkes merakla dinliyor tabii. ‘Çağrılmayan Yakup’ bu Ya- kup değil”. Herkes o sanıyormuş o zamanlar. Oralarda çok dolaştım ben de. Yakup, Refik, Ece… Ece’nin Etiler’deki yerinde sahneye çıkardım. Bir keresinde hatırlıyorum; Sezen, Onno, Yaşar Kemallerin olduğu geceler olurdu. Orası o kadar dolan bir yerdi ki, yazık oldu.

RÖPORTAJ: BERNA ABİK

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here