Nevra Serezli: Kontrolü bırakmak mı? Ben evde bile dağıtmamış insanım

0
2258

Nevra Serezli eve kapandığı günlerde Instagram hesabından arşivini açtı ve bize “Böyle işler şimdi daha zor yapılıyor” dedirten dönemleri bir kez daha hatırlattı. Serezli ile “Şimdi o döneme ışınlansam belki de o işleri beğenmem” dediği günleri, yaş almakla ilişkisini ve hiç elden bırakmadığı kontrollü duruşunu konuştuk. ZEYNEPMİRAÇ

Hayatımda ilk söyleşiyi lise dergisi için Nevra Serezli ile yaptım. Tam 27 yıl önce… Üzerinde okul formasıyla evine gelen küçücük bir kızı nasıl özenle ağırladığı, sorulara nasıl ciddiyetle cevap verdiği hâlâ aklımda. Öyle biri o. Saygılı, özenli, sözüne, davranışına çok dikkat eden, kimseyi kırıp dökmeden yol almaya çalışan… Bugünün Türkiye’sinden bakınca uzak bir ada gibi.

Devekuşu Kabare’de, Dormen Tiyatrosu’nda, Çevre Tiyatrosu’nda ve Tiyatro İstanbul’da nice rollerde oynadı. Kemal Sunal komedilerinde, müzikallerde, TV dizilerinde hep o vardı. Şen şakrak, hareketli, çok güzel dans eden, şarkılar söyleyen, insanın içini açan bir kadın. Hani varlığı mutlu edenlerden.

Pandeminin herkesi eve kapadığı günlerde Instagram hesabından arşivini açtı, içinden neler neler çıktı. Taş Devri’nde Vilma seslendirmesi mi dersiniz, Fatma Girik-Türkan Şoray-Hülya Koçyiğit’le Altın Kızlar mı dersiniz, Zeki-Metin komedileri mi dersiniz… Arşivi vesile edip buluştuk.

Instagram’da arşivinizi paylaşmaya başladınız. Bu bir anı kitabının ilk adımı mı?

Hiç öyle bir şey düşünmedim, çünkü öyle bir kabiliyetim yok. Ben Metin ile sevgiliyken bile ona kartpostal yazmayı beceremezdim. O sırada Ankara Sanat Tiyatrosu’nda ‘Durdurun Dünyayı İnecek Var’ oyununu oynuyordum. Metin bana sayfalarca aşk mektubu yazardı, ben de kartpostal alır, üzerine “Seni çok seviyorum” yazar yollardım. 16 Mart’ta turneden gelip eve kapandım. Oyun yok, sinema yok, gala yok. Metin’in yıllardır biriktirdiği fotoğraf albümlerinin gazete kupürlerinin bazıları dağınık kalmış, “Dur ben bunları bir düzenleyeyim” dedim. Birkaçını da Instagram’a koydum. Çok ilgili gördü insanlardan, mesajlar yağmaya başladı. Yıllar önceki filmlerden, oyunlardan sahneleri hatırladılar. Altına “Bravo nasıl hatırladınız” deyip kalp işareti koymaya çalışıyorum.

O günlere, geçmişe dönünce baskın duygunuz ne? Neler üşüşüyor zihninize?

Çok iş yapmışım! O kadar enerjiyi nereden bulmuşum? Bazı rolleri hatırlayınca, “Orada da pek iyi oynanamamışım” hisleri geliyor. Şimdi olsa öyle oynamam. Ama her devrin bir modası var ya, o zaman öyleydi. Dünya da değişti, oyunculuk anlayışı da değişti, benim komedi anlayışım da değişti.

EN BÜYÜK HATAM ‘SİHİRLİ ANNEM’ DİZİSİYDİ, HİÇ OYNAMAK İSTEMEDİM

Bugün teknik şartlar daha iyi. Ama insanlar eski insanlar değil. Biz Kemal Sunal komedilerine, Levent Kırca, Adile Naşit’e bakıp “Ne güzelmiş o eski günler” diyoruz. Siz geçmişle bugünü karşılaştırdığınızda hangi taraf ağır basıyor?

O günle bugünü karşılaştırmak ne kadar doğru bilmiyorum. 1966’daki ‘Durdurun Dünyayı İnecek Var’ müzikali ya da 1980’deki ‘Hisseli Harikalar Kumpanyası’ 2020’de belki aynı reaksiyonu almayacak. Şimdi bir rap şarkı büyük bir komedi unsuru olabilir, ama o devirde yok. “O devirler daha güzeldi, daha samimiydi” de diyebilirsin tabii. Ama ben bugünkü kafamla o devre ışınlansam belki de beğenmem.

Oynadığınız oyunlar hep kapalı gişe oynanan oyunlar: Hisseli Harikalar Kumpanyası, Şahane Züğürtler, Çılgın Sonbahar, Aşk Olsun, Deliler… İyi seçimler mi yapıyorsunuz?

Evet. Önce rolüm sonra da oyunun bütünü sıcak gelmişse, kadroyu da sevmişsem, “Bu işten iyi iş çıkar” diye düşünürüm. Hislerimi güvenirim, bugüne kadar yanılmadım diyebilirim. Tabii ki dizilerde hata etmiş olabilirim, o farklı. Hatta en büyük hatam ‘Sihirli Annem’ dizisiydi. Hiç oynamak istemedim. “Olur mu canım, çocuk dizisi. Kim seyreder?” dedim. “Kafama tüyler takıp ne yapacağım, bırakın beni” dedim. Bu da tersine hata! Çok zorla başladım, dizi patladı! Bir de ‘Devekuşu Kabare’ye girerken çok düşünmüştüm. Kabare çok farklı bir tür çünkü.

Milliyet Sanat ile birkaç ay önce yaptığınız söyleşide size yapıştırılan ‘şen şakrak kadın’ etiketinden söz etmiştiniz.

Özel tiyatrolarda çalıştığım için klasikleri oynayamadım, Shakespeare oynayamadım. Özel tiyatrolar ya komedi oynayacak ya kabare oynayacak ki seyirci gelsin. Mesela bir Çehov oyununda kendimi denemek isterdim. Yıllar geçtikçe biçimsel tiyatrodan daha çok içine dönük oyunculuk aşamasına geçiyorsun, ki şu devir öyle bir devir benim için. Ama komedileri de hiç yadsıyamam. Çok keyifle oynadım. Ben komik insanım aslında. Taklitler yapan, telefonu komik aksanlarla açan, gırgır geçen bir yaratılıştayım. Gençliğimde daha da neşeliydim tabii. İnsanları güldürmek bana müthiş enerji yüklüyor. Zeki-Metin’le açık hava tiyatrolarında üç bin kişiye oynadığımızda altın ayakkabılı gol kralı gibi hissederdim kendimi. Yaptığın espriye öyle bir gülme, öyle bir tepki gelir ki dünyada senden büyük kimse yok diye düşünürsün. Sonra oyun biter, çantanı toplar, “Hangi çorbacıda bir çorba içerim?” diye düşünürsün, o başka.

Bu ‘şen şakrak kadın’ algısını kırmaya çalıştınız mı?

Onu kırmak için yapımcı olman gerek. “Bu proje benim, bunu oynamak istiyorum” deme şansım olmadı hiç. O devirde sarışın, eli yüzü düzgün kadın rolü olunca otomatikman ben düşünülüyordum. Bir iki istisna oldu. Biri, “Vay Anam Vay” dizisiydi. Sivaslı bir köylü kadın oynuyordum, oynarken en keyif aldığım roldü. Sivas’a gidip özel şive çalışmıştım. Ama yolda karşılaştığım seyirciler “Biz sizi öyle görmek istemiyoruz” diyorlardı. Kabul etmek istemediler.

Eski fotoğraflara baktığınızda ‘iyi ki’ler mi çoğunlukta, ‘keşke’ler mi?

Ben küçük şeylerden mutlu olan bir insanım. Hep öyleydim. Kaç kişi var o fotoğraflarda; hiçbiriyle kavgam, kötü bir sözüm yok. Mümkün mü? Mümkün. Çünkü kimseyi kırmam, işimi yaparım, disiplinliyim, dürüstüm, kimsenin arkasından konuşmam, kimsenin ayağını kaydırmaya çalışmam, kimsenin üstüne çıkmaya çalışmam. Çalışırken kuliste de rahat etmek isterim. Oyuna gittiğimde arkadaşlarımla -pandemi süreci haricinde- öpüşüp koklaşmamız lazım.

Çok da kontrollüsünüz. Hiç bıktığınız, keşke daha gevşek yaşasaydım dediğiniz olmadı mı?

Benim çok fazla deli dolu yapabileceğim ne olabilir? Mesela Bodrum gecelerinde içkiyi fazla kaçırıp dağıtıp nara atmak mı? Ben evimde bile dağıtmamış insanım! Mesela dekolte kıyafetleri gençliğimde bile giymezdim. Müzikallerde Osman Şengezer “Aaa şekerim, finalde sana mayo giydireceğim, file çorap giydireceğim” derdi hep. Gayet de muntazamdım, iyi görünüyordum. Doğruya doğru. Haldun’a (Dormen) soruyordum “Giy şekerim” diyordu, Metin’e soruyordum “Tabii giy şekerim” diyordu. Giyiyordum ama “Vay be çıkınca yıkılacak ortalık” demiyordum hiç. “Allahtan tek bir sahne” diye rahatlatıyordum kendimi, “Çıkayım da bitireyim”.

YAŞ ALAN ERKEKLER DAHA AVANTAJLI

Yaş almakla ilişkiniz nasıl?

Gördüğün gibi, hiç umurumda değil. Farz et ki bir şey yaptırıyorum, neye yarayacak? Bana genç kadın rolü mü gelecek? Arkadaşlarım diyecek ki “Nevra çok güzelleştin”; başka bir beyefendiye mi kendimi beğendirmek çabasındayım? Hayatta olmaz. Metin yaşasaydı belki kendimi ona daha güzel göstermek için düşünürdüm. Torunlarım da beni sevdiğine göre, hiç düşünmem artık. Herhalde Türkiye’de bir ilkim, en ufak bir iğne izi bile yok yüzümde! Avokadoyu yiyip yüzüme sürmeye, salatalığı alnıma yapıştırmaya, patatesi göz altlarıma koymaya bayılırım ama…

Yaş almanın faydaları oldu mu peki, gençliğin rekabetçi ortamından sıyrılıp rahatladınız mı?

Hislerimi ve eleştirilerimi daha rahat söyleyebiliyorum şimdi. Yine de çok yumuşak geçiş yaparım her zaman. Gittiğim oyunu çok beğendimse, kulise gidip biraz da abartarak çığlık çığlığa tebrik ederim. Az beğenmişsem normal tebrik ederim. Hiç beğenmemişsem bir pundunu bulup kulise gitmemeyi tercih ederim. Çünkü yalan söylemeyi de kendime yakıştırmam. Kimsenin de keyfini kaçırmak istemediğim için bir şekilde yok olurum. Şimdi bütün bu tüyoları da verdik röportajda, yandım!

Yaş almış kadınlara iyi roller yazılmıyor. Siz nasıl görüyorsunuz bunu?

Evet yaş alan erkekler hep daha avantajlı. Dizilere de dikkat ediyorum, benimle aynı yaşlarda olan erkek oyunculara hep dizilerin müthiş baba rolleri geliyor. Evin babası ve bütün hikâye onun etrafında dönüyor, müthiş bir rol. Niye evin annesi olmaz o rol?

‘Dümbüllü’nün kavuğu kadın komedyene gitsin’ diye bir kampanya başladı. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Bu geleneksel bir şey, Dümbüllü tarzını devam ettiren erkeklere gitmeli diye düşünüyorum. Bu komedyenlik ödülü değil ki, kişiye özel bir ödül. Onun dışında erkek komedyen-kadın komedyen ayrımı olmaması gerek. Oyuncu oyuncudur, komedi de oynar, dram da.

TİYATRO DIŞINDA SAHNEYE ÇIKAMAM ELİM AYAĞIMA DOLAŞIR

Arşivdeki filmlerde, oyun fotoğraflarında güzelliğiniz dillere desten. İşinize yaradı mı bu güzellik?

Bir işe yaradı, Metin güzelliğimden etkilendi. Tabii ki tiyatroda birçok rol getirdi. Ama güzel kadın olduğum için teklifler yağmadı. Gelen film tekliflerini de ben tiyatro yaptığım için kabul etmedim. Şimdiki zamanda o güzellikte olmayı isterdim, çünkü bütün dizi teklifleri bana gelirdi. O devirde yoktu böyle diziler.

Gazinoda şov bile yapmışsınız.

Evet! O fotoğrafları bulduğum zaman yerlere düştüm. Hem de üç şov yapmışım. Biri Nurhan Damcıoğlu ile, biri Nokta ile Virgül ile, biri de Zeki-Metin’le. Şarkı söylüyordum, dans ediyordum, Zeki-Metin’in skeçlerinde oynuyordum. Gece 2’de başlar, 4’te biterdi.

Bunlar ek gelir diye yapılan işler herhalde…

Tabii. Çok iyi para alırdık tabii. Ama gazino dediğime bakma, çok nezih ‘night club’tı bunlar. Çok iyi para kazandım ama bana iyi gelmedi. Çünkü sabahlara kadar sürüyordu, hiç bana göre değil. Akşam 10’da yatıp iki saat uyur, öyle giderdim. Uykum gözümden akardı, zor çıkardım sahneye. O devrin popüler gece kulübü Playboy’dan program yapma teklif geldi bana, cesaret edemedim. Çıkar tiyatroda söylerim ama özel bir gecede bana mikrofon uzatsınlar, iki satır çıkmaz ağzımdan. Zaten müzikallerde de tam sahneye çıkarken gıcığım tutar.

Hiç yürek ferahlığıyla, “Buralar benim” rahatlığıyla çıkmadınız mı sahneye?

Hiçbir zaman! Sen şimdi oynadığım piyeste halimi bir görsen! Zannedersin ki konservatuardan bu sene mezun oldu, ilk başrolüne çıkıyor! Metin’in fotoğrafını astım, onunla konuşuyorum, öpüyorum, ondan büyümü alıyorum, tahtalara vuruyorum, dualarımı ediyorum. O sırada hiç kimseyle konuşmak istemiyorum. Alıştılar bana, ben antre beklerken yanımdan bile geçmiyorlar.

Gittikçe mi zorlaştı?

Tabii. Hani denir ya, kaybedecek çok şeyim var.

Sizi sahnede görmüş biri için inanması çok güç ama çok çekingensiniz. Erol Evgin’in 50. Yıl konserinde siz de salondaydınız. Erol Bey, Hisseli Harikalar Kumpanyası şarkısında sizi sahneye davet etti ama çıkmadınız. Bütün salon sizi ayakta alkışladı, koltuğunuzdan selamladınız.

Çıkar mıyım ayol, elim ayağıma dolanır. O gece oraya giderken böyle bir durumda kalacağımdan emindim. Ve “İnşallah bana çok arkalarda yer vermişlerdir” diye diye gittim. Allahtan Erol beni çok iyi tanır, hiç ısrar etmedi.

Sizi o sahneye çıkmaktan alıkoyan ne?

Aslan burcunun getirdiği iddiacılıktan biraz. Ben oraya çıktım mı döktürmeliyim. Azına tahammülüm yok. İyi kötü idare ederim, ama niye edeyim? Seninle bu röportajı sabaha kadar yapabilirim. Ama bana de ki “Bizim okulda bir seminer var, kürsüye çıkıp talebelere konuşur musun?”, gitmem.

Politikaya dair hiç sözünüz yok. Hatta bir dergide anket yapmışlar, “En sevdiğiniz politikacı kim?” diye sormuşlar. Ona bile cevap vermemişsiniz. Bu da mı çekingenlikle bağlantılı?

Evet. Bir insanın ya da partinin hem iyi hem kötü tarafı var. Adalet duygusu olan bir insansan karşı olduğunun iyi taraflarını takdir etmen, beğendiğin tarafın da kötü yönlerini eleştirmen gerekir. Onun için sevmiyorum politikadan konuşmayı. Hangi takımı tuttuğumu bile söylemem. Metin öbür boyu “Fener de Fener” dedi mesela. Kalıplaştırmayı da sevmiyorum. Zaten davranış biçiminden dünya görüşün belli oluyor. “Bir tek kişi tanırım, o da Atatürk” deyince zaten her şeyi anlatıyorum.

EVHAM DEĞİŞİR Mİ AYOL? HUYUM O!

Metin Serezli’yi anarak bitirelim. Yedi sene olmuş. Aşkın objesi olmadan aşk nasıl devam ediyor?

Anılarla. Hâlâ ayakkabısı duruyor, gömleği asılı, eşyaları yerli yerinde. Evde çok fazla fotoğrafı yok. Her yere fotoğraf koymaktansa anılarla yaşatmayı seviyorum. Şu koltuk onun koltuğu, şurada şöyle yapardı, burada böyle yapardı… Köpek görünce kötü oluyorum mesela. Mişa vardı, onun köpeği. Çok severdi. Bazen odada köpeğin kokusunu alıyorum. Ben kızardım, kokutuyor odayı diye, kavga ederdik. O kavgaları da hep iyi hatırlıyorum. Ben en çok telefonunu açmıyor diye kızardım. O da bana “Paniğe kapılma hemen, çocukları rahat bırak” diye kızardı.

Çok evhamlı bir anne olduğunuzu biliyorum. Hatta Murat’ı takip etmiştiniz.

Evet, sorma. Bir gün dedi ki “Ben arkadaşıma gidiyorum.” Şapkamı taktım, pardösümü giydim, düştüm peşine. Takip ettim, evet gerçekten oraya gitti. Ertesi gün başka bir arkadaş. Yine şapkam, pardösüm, düştüm peşine. Bir gün yolun ortasında zınk diye durdu Murat, döndü bana dedi ki “Anne artık yetmiyor mu?”

Evham torunlarda da devam ediyor mu?

Evham değişir mi ayol, huyum o! İkiz torunlarımı okuldan ben alıyorum. Okul arka sokak. 2 buçukta zilleri çalıyor, ben evden 2’de çıkıyorum. Yarım saat erken gidiyorum, ya park yeri bulamazsam! Orada bir tabureye oturup zilin çalmasını bekliyorum. Zil çalıyor ya, merdivenden inmeye başlıyor çocuklar. Ya çok kalabalık olur da ben torunları kaçırırsam? Yemin ediyorum sana, onları bulduğum zaman bütün hücrelerim yerine geliyor. Ben böyleyim, ruhum böyle.

RÖPORTAJ: ZEYNEP MİRAÇ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here