SONGÜL ÖDEN SAHNEDE BAMBAŞKA

YENİ OYUNU ‘LAL HAYAL’ İLE YENİDEN TİYATRO SAHNESİNE ÇIKAN VE PERFORMANSIYLA İZLEYENLERİ BÜYÜLEYEN SONGÜL ÖDEN İLE ŞEHRİN EN ÖZEL MEKANLARINDAN PANDELİ’DE BİR ARAYA GELDİK. 7 FARKLI KADININ HİKAYESİNİ ANLATAN YENİ OYUNUNU, OYUNCULUĞU VE İSTANBUL’U KONUŞTUK

Röportaj: Zeynep GÜLER CEYLAN Fotoğraflar: Ayten ALPÜN Fotoğrafçı asistanı: Doruk UĞURLUER Moda editörü: Hakan ÖZTÜRK Moda editörü asistanı: Pınar AKAR Saç: Akın ÜNAL Makyaj: Selen KARABULUT Mekan: Pandeli

Yeteneği ve hiç bitmeyen ışığıyla etrafı aydınlatan bir isim Songül Öden. Ünü yıllar önce ülkenin sınırlarını aşsa da, şöhretle arasına mesafe koyan, tanınmayı değil, rolünün hakkını vermeyi amaç edinen ‘gerçek’ bir oyuncu o. Ekranda bugüne kadar rol aldığı ‘Ferhunde Hanımlar’, ‘Gümüş’, ‘Vazgeç Gönlüm’, ‘Umutsuz Ev Kadınları’, ‘Serçe Sarayı’ ve daha sayamadığımız birçok yapımla adından her zaman başarıyla söz ettiren Öden, beyazcamın çok çok ötesinde bir oyunculuk gücüne sahip. Sahnede adeta devleşen bir isim o. Tiyatro sahnesinde onu izleyen herkes bir kez daha ona hayran kalıyor, gözlerini ondan alamıyor. Daha önce ‘Kafkas Tebeşir Dairesi’ ve ‘Kadıncıklar’ oyunlarıyla birçok ödül kazanan Öden,  ‘Lal Hayal’ oyunuyla sahnedeydi. Songül Öden, bu oyunda 7 ayrı karaktere hayat verdi. Ekranda ise ‘Bir Aile Hikayesi’ dizisinde Reyhan rolüyle karşımızda… Yetenekli oyuncu ile bu yoğun temposunda bir araya geldik, şehrin en özel mekanlarından Pandeli’de çok özel bir çekime imza attık.

‘Lal Hayal’ ile yeniden tiyatro sahnesindeniz, bu oyunda sahnede 7 farklı karaktere hayat veriyorsunuz, bu nasıl bir deneyim oldu?

Bu sürece dahil olan herkes açısından çok aydınlatıcı ve yenileyici bir süreçti… Değer biçemediğim hayatımın çok önemli bir projesi oldu ‘Lal Hayal’ benim için.

Oyun, kadın haklarını farklı yaş ve sınıflardan kadınların hayatları üzerinden ele alıyor. Bu projede yer almayı kabul etmenize neler etken oldu?

Aslında ilk defa bu projede teklif bana gelmedi, teklif bu kez benden gitti. Uzun zamandır cebimde, kalbimde, aklımda biriktirdiğim kelimeler vardı cümlelerle birleşmeyi bekleyen. Uzun süredir Birleşmiş Milletler ile çalışıyorum. Onlarla yaptığımız saha çalışmalarında birçok hikayeye tanık olmuştum. Beni çok etkileyen hikayelerdi bunlar ve bu acılı hikayelerin ancak paylaşılırsa ilham verici bir etki yaratacağını düşündüm. Çünkü bu güçsüz gibi görünen çeşitli sebeplerle zayıf oldukları ezberletilmiş aslında son derece güçlü olan kadınlar benim için çok ilham vericiydiler. Ve biriktirdiklerimi bendir dersi aldığım perküsyon sanatçısı arkadaşım Diler Özer’e anlatmıştım. O da beni kollektif bir yazma biçimi olan kıymetli yazar Sevilay Saral ile tanıştırdı. Doğaçlamalar ve masa başı çalışmalarıyla genel hatlarını birlikte oluşturduğumuz hikayemizi kaleme aldı.

‘Lal Hayal’e hazırlık süreci nasıl geçti? Rollerinize hazırlanırken neleri gözlemlediniz?

Hazırlık süreci masa başı toplantıları ve bizim evde yaptığımız doğaçlama çalışmalarıyla geçti. Kafamda dört kadın vardı, zaten Sevilay da beni harika üç kadın ile daha tanıştırdı ve bunları kaleme aldı. Ben doğaçlamalar sırasında karakterler belirmeye başladığında Dans Fabrika’dan yardım aldım, daha sonra Aysel Yıldırım katıldı aramıza. Büyüyen bir kadın çetesiydik yani. Aşağı yukarı bir yıl çalıştık projenin üzerinde.

Bu oyunda başrolde olmanızın yanı sıra Tuba Ünsal ile birlikte yapımcılığı da üstleniyorsunuz, Ünsal ile yollarınız nasıl kesişti?

Tuba daha önce başka projelerde çalışmayı teklif etmişti. İlk oyununda aynı kulisi paylaşmıştık. Benim projem tamamlandıktan sonra onunla konuştum, heyecanla hemen yapmak istedi ama sonra nasıl oldu anlamadım yapım ortağı oldum (gülüyor). Kendimi sadece repliklerin arasında görmeye alışkın biri olarak rakkamların içinde buldum. Bu proje her bakımdan çok değerli benim için; maddi manevi bütün emeğimi paylaştığım bir proje diyebilirim ‘Lal Hayal’ için.

Oyunun genel olarak ekibinde bir kadın koalisyonu var, yönetmenlerden Ezel Akay dışında sahne önü ve arkasında çoğu kişi kadın. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Aslında bir kural olarak koymadık bunu fakat öyle gelişti. Ben projenin tasarım sürecinde bilgilerine ve yeteneklerine çok inandığım iki isme danıştım zaman zaman, onlar erkekti; Fırat Tanış ve Erkan Avcı. Yazarımız Sevilay Saral, yönetmenimiz Aysel Yıldırım ve müzik direktörümüz Diler Özer daha önce Boğaziçi Gösteri Sanatları’nda kollektif anlayışla defalarca çalışmış çok kıymetli isimler. Onlara değer biçemiyorum sonra harika bir sahne tasarımcısı Naz Eray da eklendi. Ve bu kadar kadının arasına Ezel Akay girdi. Çok da iyi oldu. Projemizin iki yönetmeni var; Ezel Akay ve Aysel Yıldırım, işte bu bilinçli bir tercihti iki tarafın temsil etmesini istedik, üstelik taraf tutmamaya zorlayarak. Bu projenin her cümlesi, her adımı, her kararı kollektif tartışmaların heyecanının içinden çıkmıştır. Müzikleri de kadın erkek ortaklığında bestelenmiştir.

Sizin ruhunuzu hangisi daha çok besliyor, sinema mı tiyatro mu?

İkisi de çok önemli benim için. Tiyatroda en sevdiğim süreç öyle geliştirici, öyle iyileştirici ki. Ve ben bugün ne yapıyorsam, ne kazanıyorsam bunu tiyatroya borçluyum. Sinemanın ölümsüzlüğü ve bazen gerçekten daha çok hakikat oluşu ise çok büyüleyici.

Bu sezon izlediğiniz ve beğendiğiniz tiyatro oyunları hangileri?

Bu sezon kollektif performans olan iki oyunu çok beğendim. Biri ‘Dünyada Karşılaşmış Gibi’ diğeri ‘Manik Atak’ oyunu.. Oyun- metin- reji üçlüsü çok iyi arkadaşlık ediyor bu oyunlarda.

Ekranda da bir uyarlama yapım olan ‘Bir Aile Hikayesi’ ile hayranlarınızla buluşuyorsunuz. Dizi üç sezondur yayınlanan ‘This Is Us’ın Türkiye versiyonu. Uyarlama bir dizide oynamanın avantajları ve dezavantajları neler?

Avantajlarından bir tanesi denenmiş ve işleyen harika bir matematiğin içinde olmanın konforunu yaşıyorsunuz. Fakat bir adaptasyonun en büyük başarısı o kültüre uyumlu bir hale gelmesi. Ancak bazen politik ya da kültürel etik devreye girdiğinde iki kültürün demokratik iklim farklılığı nedeniyle adapte etmesi güçleşebiliyor. Yayınlandığı ülkede dini etnik ya da cinsel tercih meseleleri daha rahat anlatılırken, başka bir ülkede aynı oranda özgür olunamayabilir.

Son zamanlarda ekranda uyarlama yapımlara daha fazla yer verilmeye başlandı, sizce özgün senaryoların azalmasının nedenleri neler?

Hakkı verilerek yapılmış adaptasyon işler de çok az; bence Türkiye’de bunu en iyi Med Yapım yapıyor. Telifini ödüyor ve bu ülkenin kodlarına göre genelde kadınlardan oluşmuş harika mutfak kadrosuyla titizlikle çalışıyor. Özgün hikayeler biraz cesaret istiyor buna hazır seyirci yetiştirmek gerekiyor, otosansür olmadan üretmek gerekiyor. Özgün olanın cesaretlendirilmesi, takdir edilmesi gerekiyor yapım şirketleri ve seyirci tarafından. Fakat genel eğilim tutmuş türlerin üzerinden gitmek. Eğer ağa hikayeleri tutuyorsa peş peşe onlardan yapılıyor ya da tutmuş bir yaz işi furyasının benzerleri yapılıyor.

Bugüne kadar yer aldığınız işlerde sizde en çok iz bırakan hangisiydi ve neden?

Beni konsantre olduğum her işim etkiler. Tiyatroda ilk oyunum olduğu için Lorca’nın ‘Yerma’ oyunu, televizyonda ilk işim olduğu için ‘Gümüş’. ‘Umutsuz Ev Kadınlarını’ da çok sevmiştim. Şimdi çektiğim ‘Bir Aile Hikayesi’ni de.. Sinemada ise ‘Rüzgarda Salınan Nilüfer’.

Aynı zamanda Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu Sözcüsü’nüz, BM ile birçok başarılı projeye imza attınız, bundan sonra neler yapacaksınız?

Birleşmiş Milletler ile 2012 yılından beri çalışıyorum. Önce konum kadına şiddet idi. Şimdi kız çocukları ve mülteci kadınlar ile çalışıyorum. Haziran ayı içinde bir belgesel çalışmamız olacak onlarla. ‘Lal Hayal’ oyunumu da bu alanda bir hizmet olarak düşünüyorum. O ortaklığın ilhamı ile çıktı ortaya. Sanatın iyileştirme gücü inanılmaz; acıları daha anlaşılır, daha empati kurulabilecek bir yere taşıyor.

Yoğun bir iş temponuz var, size kalan zamanlarınızda şehirde neler yapmayı seviyorsunuz?

Bu şehre gerçekten aşığım. İçinde gezmek, kaybolmak bana ilham veriyor. Ne kadar tahrip olursa olsun zamana direnen, her taşın altından başını kaldıran yorgun yüzü hep ‘ah’ dedirtiyor. Ve her seferinde o ‘ah’ bir cümleye dönüyor kalbimde, zihnimde. Bu şehre bütün üretenlerin borcu var ama ne ironiktir ki hep tüketiliyor. 

Ünlü bir isim olarak İstanbul’da yaşamak nasıl bir duygu, şöhretle birlikte şehrin tadını çıkarma şansınız oluyor mu?

Ben ünlü olduğumu hep aklımda tutarak yaşamıyorum, o bakımdan çok dominant zorluklar yaşamıyorum. Tabii bazen sıra dışı şeyler oluyor özgürlüğümü kısıtlayan ama ben çok umursamıyorum galiba ya da hayatımı kısıtlayacak büyük anlamlar yüklemiyorum diyelim.

SONGÜL ÖDEN’İN İSTANBUL’U

Şehirde keşfettiğiniz bir yer var mı?

‘Bir Aile Hikayesi’ dizisi için çekim yapmaya gittiğimiz Yedikule’nin ve Samatya’nın sokakları.

İstanbul’da en sevdiğiniz semt?

Balat.

Şehirde şu ana kadar izlediğiniz en etkileyici konser ya da gösteri hangisiydi?

En’li sorularına cevap vermek benim için çok zor. En son Fazıl Say’ın konseri ve Kardeş Türküler’in konserleri.

Bu şehirde en çok sevdiğiniz tarihi simge hangisidir?

Birbirlerine çok yakışan, biri denizden diğeri karadan İstanbul’u bir kandil gibi aydınlatan Kız Kulesi ve Galata Kulesi. İstanbul’un en zarif mücevherleri onlar.

Akşam yemeği için tercih edeğiniz üç yer?

Tarihi mekanlarda ve Boğaz’da yemek yemeyi çok seviyorum. Hidivyal Apartımanı’nın içindeki Eleos Restaurant, meşhur Lebon Pastanesi’nin olduğu binanın içindedir. Galata House Restaurant adından da anlaşılacağı üzere Galata’da eski bir İngiliz hapishanesiymiş, Gürcü yemekleri yapan kendine has çok güzel bir restoran, Mısır Çarşısı’nın içinde baharat kokularıyla yemek yediğimiz Pandeli, kendi mahallemdeki geleneksel türk yemekleri yapan harika personeli ve yemekleri ile Hünkar, Nişantaşı’nda bulunan Naomi Sushi küçücük fakat lezzeti büyük bir mekan.

En sevdiğiniz yürüyüş parkuru?

Hidiv Kasrı yürüyüş parkuru ve Maçka Parkı’nı çok seviyorum.

Türk kahvesi içilebilecek en iyi adres?

Bizim ev.

Sokaktan ne yemeyi seversiniz?

Kongre merkezinin karşısındaki sokak köftecisi, ilk sıradaki arabada yapıyorlar, yanında efsane çay yapan bir amca var.

İstanbul olmasaydı nerede yaşamak isterdiniz?

İstanbul olmasaydı ne eksik bir cümle… İyi ki var… Yurtdışın da ise New York.

Son okuduğunuz kitap?

Ahmet Bozkurt’un şiir kitabı ‘Kuyu’.

Son gittiğiniz konser?

Fazıl Say konseri.

Son izlediğiniz film?

Asghar Farhadi’nin son filmi ‘Herkes Biliyor’.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Önceki Haber

İstanbul’u sevmezse gönül, aşkı ne anlar?

Sonraki Haber

HEM BUTİK HEM RESTORAN