10 bin adımda Cihangir

0
1295

Cihangir bir zamanlar ‘netameli’ bir yerdi. Sonra ‘sanatçılar semti’ oldu. Ardından da ‘soylulaştı’. Peki bugünlerde durum ne? Şehrin en ünlü ve en sosyal bölgesinde 10 bin adımlık bir gezintiye çıkıyoruz. BURAK KURU

İstanbul’a yolu düşüp eli kalem tutan herkes tarih boyunca bu şehrin güzelliklerini anlatmak için çeşitli yöntemlere başvurmuş. Seyahatnamelerde hatırı sayılır bir yeri olan İstanbul için ‘bir dönemden sonra’ artık rehberler hazırlanmaya başlamış. İşte o dönemin nereye tekabül ettiğini öğrenmek için gerçek anlamda 40 yıllık sahaf Emin Nedret İşli’nin, Püzant Akbaş ile ortak olduğu Beyoğlu Erol Dernek Sokak’taki Turkuaz Sahaf’a uğradım. Koronavirüsün ülkemize girdiği dönemde kapalı kalıp, bütün sahaflar gibi işlerini internet üzerinden sürdüren Turkuaz Sahaf, şimdilerde, 10.30-18.00 arası dükkân açmaya başladı bile. Emin Nedret İşli’nin araştırmasına göre İstanbul hakkındaki ilk rehberin tarihine ilişkin kesin bilgi yok ama erişebildiğimiz en uzak tarih 1839’da Paris’te, 1841’de de İstanbul’da basılan İstanbul rehberleri: Beyoğlulu Levanten Alexandre Timoni’nin kaleme aldığı ‘Petit Guide ou Voyageur dans l’interieur de Constantinople’ adlı küçük rehber ve ‘Nouvelles Promenades dans La Bosphore ou Meditations Bosphoriques’ isimli kapsamlı rehber. İki kitabın da Türkçe adı yok çünkü basılmamış. Semavi Eyice’yi kaynak gösterdiği bu bilgi ve rehber için İşli şunu söylüyor: “Çok nadir, çok kıymetli bir kitaptır. Çok zor geçer ele. İstanbul konusunda antika kitaplardan birisidir. Bunu bugün yayımlayabilmek için büyük kuvvet lazım. Çünkü 400’er sayfadan iki cilt, Fransızca, resimsiz bir metin. Okuyanın fazla olacağını sanmadıkları için ticari değer görmezler.”

İstanbul hakkındaki en iyi çalışmalardan bir diğeri de ilk olarak Arap harfleriyle Türkçe olarak basılan, Galatasaray Lisesi’nde o dönem hoca olarak da görev yapan Ernest Mamboury’nin ‘İstanbul Rehberi’. 1925 tarihli eserin içerisinden birçok küçük rehber çıkarılmasına ve Fransızca, İngilizce, Almanca yayımlanmış olmasına rağmen hiçbir zaman Latin harfleriyle Türkçe olarak basılmamış. İşli’nin yorumu şöyle: “İstanbul rehberleri seçkisi yapıp belirli yıllarda basılmış önemli rehberler yeniden yayımlanabilir. Böylece şehrin değişimi de gözlemlenebilir.” Türkçe olarak da Osman Nuri Ergin’in 1934 tarihli ‘İstanbul Şehir Rehberi’ bu çalışmaların atası oluyor. Bu çalışma 2003’te tıpkıbasım olarak okuyucuya sunulmuştu. Emin Nedret İşli, elindeki eski rehberleri gösterirken “Bu buzdağının görünen kısmıdır” diyor. Diğer rehberleri de inceleyip hatırı sayılır bir süre Turkuaz Sahaf’ı meşgul ettikten sonra tekrar Beyoğlu’nu arşınlamaya başlıyorum.

BU NE KALDIRIMSIZLIKTIR!

Sıraselviler Caddesi üzerinden Cihangir’e gitme niyetim var. Ama Taksim Meydanı’ndan caddeye bağlanırken hemen solda bir şehircilik cinayeti görüyorum: Taksim Sahnesi yıkılmıştı, yayıncılık tabiriyle ‘tıpkıbasımı’ yapılması beklenirken, tarifi zor bir şey çıktı ortaya. İnsanın göresi gelmiyor. O yüzden Beyoğlu’nun en güzel sokaklarından biri olan Meşelik’ten geçerek bağlanıyorum Sıraselviler’e. Meşelik Sokak’taki duraklar: Muhteşem Ayia Trias Kilisesi, Esayan Ermeni Lisesi, Zapyon Rum Lisesi ve muhteşem Hrisovergi Apartmanı. Sıraselviler’e çıkınca da mimari yapıların albenisi ilgi çekmeyi sürdürüyor. Tek tek hepsinin fotoğrafını çekmek ya da uzaktan incelemek istiyorsunuz ama bu caddenin en önemli sorunu sizi engelliyor: Kaldırımsızlık. Tek kişinin zor yürüyebildiği, yer yer hiç olmayan kaldırımlar durmayı imkânsız hale getiriyor. Neyse, yürüyelim… Alman Hastanesi’nin İstanbul Kent Üniversitesi olmuş hali, yıllar sonra buralara uğrayan bir kişiyi şaşırtacak detaylardan biri olacak. Hemen ileride Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi yenilenen devasa binasıyla karşınıza çıkacak. İlk hedefimiz olan Firuzağa Camii’nin avlusundaki Firuzağa Kahve’ye geldik işte. Bu kahve, caminin aslında avlusunda yer aldığından, yaslandığınız mermer tabla aslında caminin musalla taşı oluyor. Çok nadir olarak cenaze namazı bu camide kılınacağı zaman masalar toplanıyor ve cemaat namaza duruyor.

BU KAHVEDEN ÜÇ MİLLETVEKİLİ ÇIKTI

Buraya gelirken, gazetecilik heveslisi her insana cesaret vermesi, öğretici kişiliğiyle destek olması ve haliyle gördüğünüz zaman kendinizi iyi hissettiğiniz Tuğrul Eryılmaz’ı görmeyi umuyorum. Ama göremiyorum. Çünkü 65 yaş üstü sokağa çıkma yasakları nedeniyle uzun süredir evdeydi ve bu hayata alışmış gibi. Günlük yürüyüşler harici, pek dışarıda değil. Ama bu konuşmamıza engel değil.

Tuğrul Eryılmaz: “65 yaş üstü yasak nedeniyle eve alıştığı için çok fazla dışarı çıkmıyor. Ama evdeyken de kediler rahat bırakmıyor. Günde iki kere bu pencereyi tıklatıp, rüşveti alıp kaçıyorlar.”

Tuğrul Bey’e mahalleyi ve Firuzağa Kahve’yi soruyorum: “90 yılında, çok ucuz olduğu için geldim” diyerek başlıyor. “Bebek’te oturuyordum. Neredeyse üçte biri fiyatına bir eve taşındım. O zaman Cihangir bu kadar popüler değildi. Ama beş yıla kalmadı, birdenbire bir şey oldu, buraya yığılma başladı. Nedeni şu olabilir: Mahalle modası. Cihangir mahalle aslında… Ben bakkalımı tanıyorum, yolda gördüğümde kahvecimi tanıyorum. Herkes birbirini tanıyor. Kahveye gidiyorsun, herkes selamlaşıyor. Garip de bir yardımlaşma var. İnsanları çeken de bu oldu sanırım.” Yıllar içinde yaşanan değişimi anlatmayı sürdürüyor Tuğrul Eryılmaz: “Oyuncular, televizyoncular, sinemacılar, yazarlar yine vardı ama bu kadar yoğun değildi. Cihangir’in şöyle bir hoşluğu var: Bir sürü aydın var Cihangir’de ve bunlarla oturup muhabbet etmek çok keyifli oluyor. Şu kahveden hep söylüyorum iki-üç milletvekili çıktı. HDP’nin gelip karşısında saldırıya uğramadan stant kurabildiği nadir semtlerden bir tanesi Cihangir.

“Bakkalımı tanıyorum, yolda gördüğümde kahvecimi tanıyorum. Herkes birbirini tanıyor. Kahveye gidiyorsun, herkes selamlaşıyor. Garip de bir yardımlaşma var. İnsanları çeken de bu oldu sanırım.”

Bütün partiler yapıyor da HDP’yi özellikle söyledim. Firuzağa Kahve’de masa başına iki gazeteci, üç profesör düşüyor. İlk müşterilerinden biri Ertuğrul Kürkçü’dür. Nail Satlıgan eski müdavimlerdendi. Çevirilerini burada yapar, editörü olduğu İktisat dergisini burada düzeltirdi.” Eryılmaz’ın “Makuldü Cihangir. Kıyametler kopuyordu burada; travesti, trans dolu diye. Garip bir nüfusu da vardı, güzeldi aslında” diye anlattığı Cihangir değişti artık. O değişim de Tuğrul Bey’in buraya taşındığı dönemden sonra hızlanıyor. Soruyorum, “İstemeden soylulaştırmaya (gentrification) alet olmuş olabilir misiniz” diye. Yanıtlıyor: “Benim de içinde olduğum bir sürü insan olmuş olabilir tabii. Kahvede eskiden buradaki şoför arkadaşlar, muslukçular, lağımcılar oturuyorlardı. Yavaş yavaş burasının müşterisinin değiştiğini bizle beraber gördük. Tamamen başka bir müşterisi oldu.” İşsizliğin arttığını kahvedeki nüfustan anlamak mümkün. Cihangir’de bu kahvede barış akademisyeni olduğu için ya da muhalif olduğu için işinden olan insanlarla karşılaşıyorsunuz. Bu uzun süredir artıyor Eryılmaz’a göre. Ama Cihangir algısıyla ilgili bir itirazı var.

“Pera’nın sınırları doğuda kumarbazlık, batıda gösteriş, güneyde müsriflik ve kuzeyde sahtekârlıktır. Artık böyle sınırdaşların olduktan sonra, rahat yürekle hayatını yaşa. Bu mahalle İstanbul’un Paris’i…”

Önce bölgesel: “Cihangir’de hâlâ 15-20 liraya yemek yiyebileceğiniz yerler var aslında. Sanılıyor ki burada herkes lüks ve zengin yaşıyor. Eski kiracıysan burada makul fiyatlara oturabiliyorsun. Beyaz Türk, elitist olarak nitelenen bir zenginlik yok. Ama burası gece çok ciddi bir göç alıyor. Cipler, lüks araçlar. Kitle değişiyor.” Sonrası da kişisel: “Gece saat 10’dan sonra gezdiğim bar-kafelerde tanıdık göremiyorum. Başka bir kalabalık geliyor. Cihangirli diyebileceğim insanlar evine çekiliyor. Ev toplantıları, müzik dinlemek, dizi izlemek başlıyor. Onlar izlemez diye düşüneceğiz dizileri izliyor çoğu Cihangirli. Böyle de enteresan bir yer. Snob değiller.” Hagop Baronyan, eşsiz kitabı ‘İstanbul Mahallelerinde Bir Gezintide’ Pera için şunu söyler: “Pera’nın sınırları doğuda kumarbazlık, batıda gösteriş, güneyde müsriflik ve kuzeyde sahtekârlıktır. Artık böyle sınırdaşların olduktan sonra, rahat yürekle hayatını yaşa. Bu mahalle İstanbul’un Paris’i… Tabii Paris kendini aşağılanmış saymazsa adının Beyoğlu’yla özdeşleşmesine…”

Asri Turşucu’ya uğramazsanız, bu bölgeye gelmiş sayılmazsınız.

Behzat Üsdiken de Tarih Vakfı’nın ‘İstanbul Ansiklopedisi’ için kaleme aldığı Cihangir yazısını şöyle bitirir: “Cihangir’in yazgısı Beyoğlu ve Taksim’inkine bağlıydı, semt olarak bugünden yarına nasıl evrimleşeceği de aynı faktörlere bağlıdır ve bugünkü gidiş sürerse muhtemelen turistik bir yöre ya da öyle bir yerin tamamlayıcısı halinde gelişecektir.” Mahalleliyi mutsuz eden tek şey ise büyük bir ikilem: Özgürlükçü mahalle sakinleri, geceleri geç saatlere kadar süren gürültülü eğlenceden mustarip. Ancak söz konusu eğlence olunca vur deyince öldüren belediyenin hüküm sürmesi nedeniyle bu konuda seslerini çıkarmak istemiyorlar. Mekânların ya da eğlenenlerin kendi kendilerine biraz daha dikkat etmelerini umuyorlar sadece.

‘TAKE IT AWAY CANIMIN İÇİ’ TİPİ SOSYALLEŞME

Bu hareketlilik koronavirüs yüzünden evlere kapanmak zorunda kaldığımız dönemde bile çok azalmadı esasında. Çünkü yeni nesil kahveciler, oyuncu Yetkin Dikinciler’in literatürümüze kattığı “Take away canımın içi” polemiğinden hatırlayacağınız gibi, dükkân içerisine kimseyi almasalar da kaldırımda oluşturdukları ‘davet atmosferiyle’ sosyallik imkânı sundular. Geldiğimiz noktada Beyoğlu’nun ve Cihangir’in durumu ortada. Cihangir’in artık her sokağı kıymetli, her kafesi, barı, meyhanesi dolu… Kalitesiz ya da hizmeti yetersiz mekân hemen tasfiye oluyor. Mahalle kabul etmezse orası kısa sürede kapanıyor. O nedenle gideceğiniz yerlerde mutsuz olmazsınız. Sosyalleşmekse niyetiniz orada da tercih bol: Asri Turşucu’daki (Ağa Hamamı Sokak, 9A) nefis turşulardan tadabilir, Firuzağa’da çay içip yan masalardaki sohbetlere kulak kesilebilir, Journey’de (Akarsu Sokak, 21A) mahallede yaşayan ‘expat’larla kahve içebilir, Cuppa’da (Yeni Yuva Sokak, 22) aynı expat’larla nefis bir kahvaltı edebilirsiniz. Akşam olunca, Demeti (Şimşirci Sokak, 6) ya da Jash’ta (Cihangir Cad., 9) arkadaşlarınızla gülüp eğleneceğiniz, tüm geceyi geçirebileceğiniz zengin bir masaya oturabilirsiniz. O da yetmezse Akarsu Sokak’ta sokağa taşan barlardaki kalabalığa karışabilirsiniz… Sosyalleşmeye niyetiniz yoksa, İstanbul’un çoğu semtinden daha fazla rahatına düşkün kedilerini severek vakit geçirebilir, Altıpatlar, Kasatura, Batarya, Süngü gibi sokak isimlerine bakıp bölge hakkında sonrası yapacağınız okumalar için kendinize okuma notları çıkarabilirsiniz. Tüm bunları yaparken sokakları arşınladığınız sırada Cihangir’de yaşayan Nobel’li yazarımız Orhan Pamuk’u görmeniz de olası. Ya da hiçbirini yapmayıp Cihangir Merdivenleri’nde Roma Bostanı’na inip karşı kıyıyı izlersiniz. Yahya Kemal Beyatlı’nın ‘Hayal Şehir’de dediğini yaparsınız yani: “Git bu mevsimde, gurup vakti, Cihangir’den bak!/Bir zaman kendini karşındaki rü’yâya bırak!” Daha ne olsun!

YAZI: BURAK KURU

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here