Bir fasulye tanesi kadar kalmış kalbim öfkeden, üzüntüden, hayıflanmaktan… Sizinki nasıl sahi?

0
269

Sizi düşününce sevgili okuyucu, nedense bir edebiyatçı olarak sizi eğlendirmem, oyalamam, kafanızı tatlı bir şekilde dağıtmam gerektiği duygusuna kapılıp üzülüyorum. Üzülüyorum çünkü aradığınız yazara şu an ulaşamıyorum. En azından yazılarında ulaşamıyorum, edebiyatını bilemem. ASLI TOHUMCU

Bir ayıp gibi tek başıma bırakılmışım, öyle boş işte evimin sokağı. Siyah beyaz. Kadrajı kötü bir fotoğraf karesi sanki. Bırak insanı, kediyi köpeği, park halinde bir araba, sokak lambaları bile yok… Kuşlar da gitmiş. Kızımı aldılar. Kuşlar değil. Kim olduklarını bilmediğim birileri. Kızımı bulup geri almam lazım onlardan. Kızımı almam şart. Sokakta benden başka kimse olmadığına bakılırsa çok hızlı davranmışlar. Hımm… Aşağıya, Kasımpaşa tarafına da gitmiş olabilirler tabii ama nedense yukarı doğru koşmaya başlıyorum.

Şişli Camii’ne yaklaşırken aniden canlanıyor koştuğum kaldırım. Bir bilgisayar oyunu gibi, sağımda solumda önümde arkamda pıtrak gibi beliriyor insanlar. İnsanlara değmemeye gayret ederek koşmayı sürdürüyorum, ara ara zıplayarak kalabalığın ötesinde, içinde kızımı seçmeye çalışıyorum. Kalabalık etrafımda kapanırken kızımı bir daha asla göremeyeceğimi biliyorum. Göğsümde tarifi imkânsız bir acıyla uyanıyorum. Kaç sabah, aynı şekilde. Tadı zaten kaçık günlerim iyice boktanlaşıyor.

Sigarayı bırakınca kesiliyor bu kâbus. Ama otuz yıl yarenlik etmişiz sigarayla, dile kolay. İçimdeki şeytan da dürtüyor bir yandan, özellikle geceleri yatağa uzandığımda: “Boş verrr, iç yahu, zaten gelmiş dünyanın sonu!” Yokkk, inadım inat, sıkacağım dişimi!

Eh, memleketin ve dünyanın şeytanı bol tabii, çenemdeki kaslar kendiliğinden titreşip duruyor; kitap/film/müzik önerilerini gördükçe, bu izolasyon kaosu sürdükçe, birileri evde kalamadıkça, kadınlar evlerinde öldürüldükçe, stand-up’çılar linç edilip devlete şikâyet edildikçe, yarım kalan işler için boşaltılacak hapishanelerde terk edilecek masumları, acıları ve sıkıntıları yarıştıranları, komisyonlardan sessizce geçen düzenlemeleri, hâlâ talan edilen ormanları falanı filanı düşündükçe dişlerimi öyle bir sıkıyorum ki, yüzümün şekli değişiyor resmen.

Salonumun camından dışarı, böyle camı gövdemle kırıp sokağa gösterişli bir şekilde fırlayarak bağırmak istiyorum. Ama ne diye?! Ne diye bağırayım, söyleyin! Ücretli izin? Sosyal dev… Ha ha, acı kahkahanızı duyar gibiyim.

Kalbim küçülmüş resmen, şimdi, bu yazının başına oturunca fark ettim. Bir fasulye tanesi kadar kalmış kalbim öfkeden, üzüntüden, hayıflanmaktan. Sizinki nasıl sahi? Sizi düşününce sevgili okuyucu, nedense bir edebiyatçı olarak sizi eğlendirmem, oyalamam, kafanızı tatlı bir şekilde dağıtmam gerektiği duygusuna kapılıp üzülüyorum. Üzülüyorum çünkü aradığınız yazara şu an ulaşamıyorum. En azından yazılarında ulaşamıyorum, edebiyatını bilemem.

Kendimi bulmam için akıl almam gerek bir bilenden. Kütüphanemden, Ballard’ın ‘Yakın Geleceğin Mitosları’ kitabını çıkarıyorum. Ne de olsa, o kitaptan bana ısrarla seslenen bir hikâye var salgın bizim illere sıçradığından beri. ‘Yoğun Bakım Birimi’ imiş adı. Son hikâyesi kitabın. Bireylerin fiziksel olarak yakın bir aile hayatının tüm ‘psikolojik tehlikeleri’nden uzak yetiştirildiği ve her şeyin televizyon ekranları aracılığıyla yaşandığı bir toplumda, yüz yüze gelmeye karar veren bir ailenin hikâyesi. Kanlı, sert bir hikâye. İnsanın, annesine bile sarılamadığı bir dönemde bu hikâyenin hatırasınca dürtülmesi normal herhalde, ha? Gerisi, yani Ballard’ın bizi bekleyen, bizzat yarattığımız cehennemî geleceği öngörmesi başka şeyleri dürtüyor insanın zihninde. Mesela: Ne yazmalı bundan sonra? Ne yapmalı?

Haberlere ve Twitter’a yarım saatlik bir bakışın ardından cevap basit: Aynı şeyleri yazmayı sürdüreceğiz. Çünkü değişen bir şey olmayacak, çünkü bizi boğan, çünkü bizi delirten, çünkü bizi öldüren cendere salgın değil. Yazık.

Ballard’dan Ayfer Tunç’a dönüyorum bunun üzerine, ‘Yeşil Peri Gecesi’ne. O nasıl bir oku(t)mak, kanepenin kumaşıyla kaynaşıyorum neredeyse, yok sokağa çıkma yasağı varmış, yok kira günü yaklaşıyormuş, yok hâlâ çalışan arkadaşlarımız varmış, hepsini unutuyorum. Merak ediyorum Ayfer Tunç’un yerinde olmak mı benim yerimde olmak mı daha güzel!

Aynı gece geç saatte bir mesaj düşüyor Instagram’ıma, “‘Kötü Kalp’i okurken susmadı benim de kalbim. Öfkeniz o kadar haklı ki, yüreğim soğudu. Az bile yapmış Meryem.” Vayyy, diye düşünüyorum, gününü kanepede benimle geçiren de varmış demek. İki kere şanslı görüyorum kendimi. ‘Yeşil Peri Gecesi’nin ve bu mesajı gönderen okuyucumun hatırı için, pöflediğim bütün kitap önerilerinden özür diliyorum. Şimdiye dek delirmediysek edebiyat sayesinde, edebiyat aracılığıyla kurduğumuz akrabalıklar sayesinde.

Yazıyı bitirirken idrak ediyorum, oyalanması gereken siz değilmişsiniz, benmişim. Bana vakit ayırdığınız için teşekkür edip köşeme çekiliyorum.

YAZI: ASLI TOHUMCU

MURAT UYURKULAK’IN YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

FİGEN ŞAKACI’NIN YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

GÜNDÜZ VASSAF’IN YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

BUKET UZUNER’İN YAZISINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here