George Floyd, Minneapolis ve ölü pikseller

0
1099
Fotoğraf: Chandan Khanna

Bir zamanlar Sirkeci’deki hanlarda eski fotoğraf makineleri satın almaya gelen bir adamdan bozulmak üzere olan ve kullanılmayan makinelerle çekilen fotoğrafların, görünenin arkasında saklı daha eski ve mistik bir gerçeğin ipuçlarını vermeye çalıştıklarını duymuştum. “Ölü pikseller” demişti onlar için. Yıllar sonra ölü piksellerle tekrar karşılaştım. Minneapolis’te George Floyd’un bir polis tarafından öldürülmesinin ardından çıkan protestolarda… DELAL ARYA

Sıradan bir günde Minneapolis gezegenin en huzurlu yeri olabilirdi. Mississippi’nin karşı kıyısındaki St. Paul’le birlikte Minnesota’nın en büyük iki şehrinden biri olan Minneapolis, bir şelaleyle son bulan upuzun kano rotaları, parkları birbirine bağlayan bisiklet yolları ve ağaçlar içinde uzanan patikalarıyla savaşların, açlığın ve ıstırapların olmadığı bir mutlu insanlar şehriydi. Buraya ilk geldiğinizde insanların masallardaki mutlu küçük elfler gibi yaşadıklarını ve hayatlarını iki ağacın arasına hamak kurup kitap okuyarak, bisiklete binerek, her gün mutlaka ve mutlaka gölün etrafında bir tur koşarak geçirdiklerini düşünmüştük. Altı ay süren kışları, eksi 50’ye kadar düşen soğuk havaları, kar tepelerinin arasında uzanan kaldırımları ve buz pateni pistine dönen araba yollarını düşününce bu mutlu küçük elfin hayatı aslında pek de o kadar kolay değildi. Ama o gene de buz tutmuş göllerde paten yaparak, genç ve sağlıklı kalabilmek için soğuk suya dalıp çıkarak veya kayak yaparak neşesini bulurdu (Ha bir de otobüs beklerken donan insanlar, sabah arabasının camındaki buzları kazırken parmaklarını kaybedenler ve öldükten sonra üzerine kar yağıp ancak baharda bulunanlar var, onları saymıyorum). Şaka bir yana bu şehir bana eski hayatımda hiç bilmediğim özgürlükler sunmuştu. Yüzlerce kütüphaneden istediğiniz kadar kitabı alıp eve götürebiliyordunuz. Ayakkabı giymeden sokağın karşısındaki parka gidebiliyordum. Eşcinseller evlenebiliyor, anaokullarında cinsiyet değiştirmiş öğretmenler çalışabiliyordu. Spor dersinde kayak yapılan, çocukların açık sınıflarda okuduğu okullar bugüne kadar gördüklerim içinde en güzelleriydi. Birçok yerde yasak ve ulaşılmaz olan her şey Minneapolis’te serbestti. İnsan altı ay süren kışları yaşamayı göze alıyorsa bu türden özgürlükleri hak ediyor olmalı diye düşünüyordum.

Çok kısa bir süre öncesine kadar ‘38. Sokak ile Chicago Avenue’nün köşesi’ olarak bilinen yer artık George Floyd anma noktası.

Polis gaz attıkça protestolara katılan Amerikan yerlileri göğüslerini daha da kabartarak ilerliyorlar. Ruhani adamlar onlar. Ne plastik mermi işliyor ne gaz…

Hâlâ hepsi serbest, hiçbir şey değişmedi. Ne var ki bugün sıradan bir gün değil. Aklım hâlâ o günde kaldığı için bugün diyorum. Yoksa ben bu yazıyı yazarken üzerinden 21 gün geçmiş bile. George Floyd’un öldürüldüğü zamandan bahsediyorum. O günü iyi hatırlıyorum. Çocuklarla parktan gelmiştim. Kerem masada oturuyordu ve elini eline vurup, “Polis bir siyahı daha öldürmüş. Boynuna basarak” demişti. Kocam Fransız haber ajansı AFP’nin Orta Batı Amerika’daki fotoğrafçısı. İki buçuk senedir yasadışı ilaç ticareti, çadırlarda yaşayan evsiz Amerikan yerlileri ve opioid bağımlılığı üstüne konular çekiyor ve bir şekilde biz de dünyanın en mutlu şehrinde bile aslında herkesin çok da mutlu olmadığını görüyorduk. Ama bizim gördüklerimizin gerçeğin sadece küçük bir kısmı olduğunu içten içe hissediyorduk. Daha önce de polis Minneapolis’in kuzeyindeki Afrikalı Amerikalıların yaşadığı mahallede kilolu ve suçsuz bir siyahiyi küçük kızının gözleri önünde öldürmüştü. Philando Castille gene Minnesota’nın St. Paul kentinde arabasının içinde vurulmuş, kız arkadaşı olayı Facebook’tan canlı yayımlamıştı. Güney Minneapolis’i Downtown’a bağlayan yollardan biri olan Chicago Avenue’de polisin sudan sebeplerle siyahları durdurduğunu gözlerimle görmüştüm. Gene o civarda Amerikan yerlilerinin yaşadığı ev kompleksinde sosyal yardım örgütü adı altında uyuşturucular ve opioid satıldığını da duymuştum.

Minneapolis’teki gösterilerde polisin ilk refleksi biber gazı ve plastik mermiyle saldırmak olmuştu.

Kuzeydeki Duluth şehrinin dünyanın en büyük insan kaçakçılığı merkezlerinden biri olduğu söyleniyordu ve Minneapolis’teki mültecilerin ve azınlıkların yaşadığı East Lake Street civarındaki mahallelerin bu konuda adının çıktığı zikrediliyordu. Ama gene de göremediğimiz bir karanlığın üzerini örten kalın bir yorgan vardı sanki. Kışın kar beyazı, yazın orman yeşili yüzü seriliydi. Ama kumaşı eprimiş, pamukları çıkmaya başlamış, yer yer yanıklarla ve deliklerle iyice yıpranmıştı. Kerem fotoğraf makinelerini aldığı gibi olay yerine gitmişti. Orası önce ‘olay yeri’ oldu, sonra da anma yerine dönüştü. Oysaki Minneapolis’e iki yıl önce geldiğimizden beri orası benim için 38. Sokak’la Chicago Avenue’nün birleştiği yer. İleride metro istasyonu var. Arabama benzini oradan alıyorum, o civardaki sokaklardan birine park edip istasyondan metroya biniyorum. Kışın hava eksi 20 derecenin altına düştüğünde yürürken nefes alamadığım zamanlar oluyor. Biraz aşağıdaki Hakan Ağabey’in kafesi Sovereign Grounds, içindeki küçük oyun parkı sayesinde Güney Minneapolis’in çocuklu ailelerinin neredeyse hepsinin bildiği bir yer. Burası benim de 38 ve Chicago’m. Bunlar bir kokusu, hissi ve duygusu olan anılarım ve belki de başka kimse için bir şey ifade etmiyorlar. Bu sistemde geçerliliği olmayan şeyler. Şimdi bu köşe başka birinin acısıyla dolu. Türkiye’de olsam o acıyı içime çeker ve bu kesişme yerine dair bütün anılarımın üzerini kaplamasına izin verirdim. Şimdi bu iş benim boyumu aşıyor. İki buçuk senedir yaşadığım yerin yüzlerce yıllık sorunları hakkında konuşmak benim haddim değil diye düşünüyorum. Daha çok okumam, Amerika’daki ırkçılık konusunda daha fazla film ve belgesel izlemem lazım. 5 yaşındaki oğlumun diz çöküp küçük gözleri olan oyuncak arabasını George Floyd’un öldüğü yere konulmuş çiçeklerin arasına bırakmasını izlerken ancak büyüdüğünde onun bana bu acıyı anlatabileceğini fark ediyorum. Kardeşiyle birlikte evde oyun oynarken “I can’t breath” (Nefes alamıyorum) diye tekrarlamalarından, ben fotoğraf çekerken yumruk yaptıkları küçük ellerini kaldırmalarından anlıyorum bunu. Oğlum Pamir akşam yattığında, “Ben bugün çok mutluydum ama şimdi bütün mutluluğum gitti. Üzgün olmak istemiyorum” diyor safça. Bu topraklardaki acının bir tohumu onun şefkatli kalbine girmiş ve filizlenmiş. İçim zehir gibi kana susamış sözcüklerle ve öfkeyle kaynıyor. İçimdeki yazıya baltalı katil özel efektleri, derisi dökülen yanık suratlar eşlik ediyor. Bunları yazmayacağım, çünkü yazamam. Yıllardır çocuk kitapları yazmak içimdeki otosansürün bıçağını iyice biledi. Ama itiraf ediyorum, düşünmek bile insanı yatıştırıyor. Onun yerine ölen yıldızların nasıl son anlarında birden parıldadıklarından ve karanlığa gömüldüklerinden bahsedeceğim. Aslında tek düşündüğüm şey bu. Kolayca içine düşebileceğiniz kara bir delik bu düşünce. George Floyd’un son anlarında annesinin ismini fısıldamasını düşünmeden edemiyorum. Ölmek üzere olduğu o anda birden en başa, annesinin kollarına dönmesi. “Anne, sana geliyorum…” Buz gibi bir hayat döngüsü. Bir fişek vızıltısı, bir yıldız patlaması ve yok oluş. Buna cevap bulamıyorum. George Floyd’un ölüm anının sosyal medyaya yayılmasının ardından onun öldüğü yerde insanlar toplanmaya başlıyorlar. Çiçeklerle bir anma yerine dönüşüyor. Civar sokaklarda ve 30 katlı Riverside Plaza toplu konutlarında yaşayan Somalili kadınlar evde yaptıkları yemekleri getiriyorlar ve göstericilere dağıtıyorlar. Hemen bir kilise kuruluyor ve her gün İncil’den bölümler okumaya başlanıyor. Başka bir gösterici dine tepki olarak her İsa kelimesini duyuşunda kendi elindeki İncil’den bir sayfa koparıp atıyor. Sheraton’un yıllar evvel evsizlere tahsis ettiği binadan gelen Amerikan yerlileri oracıkta ayin yapıyorlar. Kesişme yerinin köşesindeki benzin istasyonuna kanepeler atılıyor hemen ve göstericilerin bir kısmı orada yaşamaya başlıyor. Dört köşesine yolu kapatmak için otobüs ve arabalar diziyorlar. Şehrin her kesiminden insanlar saygı ve üzüntülerini göstermeye buraya gelirken makineli tüfekli siyahlar bu bölgeyi polislerden ve beyaz ırkçılardan korumak için evlerin garaj yollarında nöbet bekliyorlar. Burasını kimseye kaptırmaya niyetleri yok. Yavaş yavaş George Floyd’un son nefesini verdiği işlek köşe halk tarafından işgal ediliyor. Toplumun birleşip iyileşmeye çalıştığı, konuştuğu ve tüm Amerika’ya yayıldığı bir başlangıç yeri halini alıyor. Bu arada protestocular George Floyd’u öldüren polis memuru Derek Chauvin’in bağlı olduğu karakola yürüyorlar. 3. Bölge karakolu Twin Cities olarak geçen Minneapolis ve St. Paul şehirleri arasında uzanan Lake Street’in doğu kısmında ve 38’inci sokağın sekiz sokak yukarısında. O karakola bağlı polislere ‘Üçüncüler’ dendiğini daha önceden duymuştum. Ya da kendi kurallarıyla oynamayı seven ‘kovboy polisler’. Şansa bakın ki, azınlıklar da bu üçüncü bölgede yaşıyor: Siyahlar, Somalili mülteciler, Latinler ve Little Earth denilen yerleşkede yaşayan Amerikan yerlileri. George Floyd’u öldürme şekillerinin, üçüncü karakol polislerinin siyahlara ve mültecilere uyguladıkları standart bir uygulama olduğu söyleniyor. Kimsenin bu bahaneyi yuttuğu yok tabii. Başkan Trump’ın Minneapolis’teki konuşmasında yanında duran Bob Kroll’un liderliğindeki Minneapolis polis sendikası köklerine kadar çürümüş. Sadece Üçüncü Bölge değil, birler, dörtler, beşler… Protestoların ikinci gecesi polisler karakolun çatısına çıkıp polisin şiddetine tepki gösteren barışçıl göstericilere hedef alarak gaz bombası ve plastik mermi sıkıyor. Kafasından yaralanan insanlar oluyor. Gene de insanların çitlerin içine girmesine mani olamıyorlar. Göstericiler polis arabalarını ters çeviriyor, üzerinde zıplıyorlar. Hepsini teker teker ateşe veriyorlar. Polis gaz attıkça protestolara katılan Amerikan yerlileri göğüslerini daha da kabartarak ilerlemeye devam ediyorlar. Gerçekten ruhani adamlar onlar. Ne plastik mermi işliyor ne gaz zarar veriyor. Üçüncü gece belki de Amerika’daki siyahilerin tarihinde bir dönüm noktası. Minneapolis’in genç belediye başkanı Jacob Frey’in “Bir insanın hayatının yanında bir binanın sembolize ettiği şeylerin değeri yoktur” demesinin ardından işler daha da kızışıyor. Göstericiler 3. Bölge karakoluna dört bir yandan saldırıp yakıp yıkmaya başlıyorlar. Gaz bombaları, plastik mermiler, sokak boyunca yükselen alevler, bir kutlama gecesinde olduğu gibi ışık ve havai fişekler geceyi cehenneme çeviriyor. Kimsenin, ne polislerin ne muhabirlerin ne de protestocuların orada dogru düzgün düşünebilmeleri imkânsız. Her şey gene polislerin karakolun çatısından protestoculara gaz ve plastik mermi atmasıyla başlıyor. Ardından genç bir adam sevgilisi gibi sarıldığı bir gaz tüpüyle içeri dalıyor. İşte o zaman polisler artık binayı terk etme vakitlerinin geldiğini anlıyorlar. Arkaya minibüsler yanaşıyor ve önce içleri dosyalarla dolu metal dolaplar çıkıyor, sonra da polisler hızla kaçıyor. Koskoca karakol gümbür gümbür patlayıp yanarken gaz tüpünü bırakıp çıkan adam tüm sükûnetiyle merdivenlerde oturup sigarasını tüttürmeye devam ediyor. Bazıları alevlere aldırmadan karakola girip silah ve kurşun geçirmez yelekleri yürütüyorlar. Ardından karşı sokaktaki Minnehaha Likörcüsü yanmaya başlıyor. Arkadaki Arby’s de anarşist bir grubun hedefi oluyor. Duvarlara AARP yazıyorlar ve gaz tüplerini açıyorlar. Yolun öbür tarafındaki büyük market Target ve genelde azınlıklara ait olan diğer işyerleri yağmalanıp yakılıyor. Minneapolis’in ortasından geçen ve Mississippi’ye doğru inen East Lake Street bir bıçakla kesilmiş gibi kanıyor o gece. Dördüncü akşam sokağa çıkma yasağı ilan ediliyor. Üst kattaki yaşlı komşularımız Bill ve Michael istediği için çocukların oyuncaklarını ön bahçeye koyuyorum. Basket potasını, rengârenk küçük kamyonları ve kovaları. Protestocular evde çocuk olduğunu anlayıp evimizi yakmasınlar diye. Üfleye püfleye yapıyorum bunu. Bu bağdaşabileceğim bir hareket olmadığı gibi bulunduğum taraf da bu değil. O akşam Minnesota Valisi Tim Walz, State Tropper’ları sokağa döküyor.

Gaz bombaları, plastik mermiler, sokak boyunca yükselen alevler, bir kutlama gecesinde olduğu gibi ışık ve havai fişekler geceyi cehenneme çeviriyor.

Gene sıradan bir günde otobanda seyahat ederken karşılaşabileceğiniz, görevleri daha çok trafik kontrolü olan ve sevimli geniş şapkalar takan polislerdir State Trooper’lar. Coen Kardeşlerin ‘Fargo’ filminde ve aynı adlı dizilerde Minnesota’nın simgesi haline gelmişlerdir. Ama anlaşılan o kadar sevimli değillermiş. Çünkü bir robot gibi baştan aşağı zırhlılar ve ellerinde sopalarla dolaşıyorlar şimdi. Polisler ve State Trooper’lar o gece gazetecileri hedef alıyorlar. Bir gazetecinin gözü çıkıyor, ulusal yayın organları üzerlerine atılan gaz fişeklerinden kaçıp bir yere sığınmak zorunda kalıyorlar. Protestocular ve anarşist gruplar 5. Karakol’a yürüyor. Orası bizim birkaç sokak aşağımızdaki caddenin üzerinde. Televizyondan olanları izliyorum. Yağmalama amacıyla gelenler Wells Fargo bankasını soyup ardından yakıyorlar. Ulusal Muhafızlar tankları, füzeleri, tüfekleri ve helikopterleriyle gecenin karanlığına, şehre giriyorlar. Bir anda göstericilerin karşısına çıkıp gaz, ses ve plastik mermilerle göstericileri geri püskürtüyorlar. Beşinci gün Ulusal Muhafızlar’ın huzurlu Minneapolis sokaklarında yürüdüklerine şahit oluyoruz. F. Scott Fitzgerald’ın evinin önünden geçen arabaları, Snoopy’nin yaratıcısı Schulz’un yaşadığı sokağın üzerinden uçan Kara Şahin helikopterlerini. Askerler de garipsemiş olmalı diye düşünüyorum. Öğlen yemeklerini aynı restoranlarda yedikleri Minnesota’lılara ateş açmak. Kimin aklına gelirdi ki? Fotoğraflarda bir kadın askerin ağladığı görülüyor. 16 sokak aşağıda açık camdan içeri yanan dükkânların kokuları gelirken yangınların içinde fotoğraf çeken kocamı düşünüyorum. Sonradan öğreniyorum; Kerem o gün sağından solunda atılan gaz bombalarının arasında kalmış. Ulusal Muhafızlar karakolun etrafında ve yolları açık tutabilmek için yol boyunca hızlı bir şekilde askeri hummer’larla hareket ederken az daha birinin de altında kalacakmış. Eve geldiğinde tamamen bitmiş bir halde. Gaz maskesinin içinde gözleri iyice çökmüş, dizleri yanmış, zar zor nefes alıyor. Kara Şahin helikopterlerinin uğultusu her yeri dolduruyor. Kulaklarıma inanamıyorum. Bir savaş filminde gibiyim. Amerika’nın tam kalbinde, belki de en huzurlu şehirlerinden birinin sokaklarında askerler dolaşıyor, semalarında savaş helikopterleri uçuyor. Altımızdaki ve üstümüzdeki sokakta yaşayanlar protestocular gelip evlerini yakar diye yol girişlerine beton bloklardan barikat kurmuşlar. Sabahlara kadar ellerinde silahlarla evlerinin önünde oturup nöbet tutuyorlar. Nöbetleşe arabalarıyla mahalleyi kontrol etmek için devriyeye çıkıyorlar. Koltukta oturmuş uslu bir anne olmaya çalışırken bir yandan da tırnaklarımı yemeye ve gecenin seslerini duymaya çalışan bir baykuş gibi içeride uyuyan çocuklarımın huzurlu soluklarının ardından şehrin kaynayan seslerini duymaya çabalıyorum. Benim aksime Kerem her gün fotoğraf çekiyor. İlk günden beri dışarıda o. Protesto alanını, çatışmaları, yangını, anma törenini, kanaat önderlerini, her şeyi çekiyor. Kızıl sakalları, Nuh Nebi’den kalma fotoğraf makineleriyle buranın havalı gazetecileri arasında tam bir anomali. Bir keresinde canlı yayınlardan birinde kamera ona dönüyor ve uzun uzun Kerem’i çekiyor. Çünkü benim kocam orada oturmuş, Somalili bir kızı fotoğrafını çekmek için ikna etmeye çabalamakta. Somalili Müslüman kadınları çekmek o kadar kolay değil. Önce beyazlar gelip size karşı çıkıyor. “Hayır” diyorlar; “Sen onların topluluğundan değilsin. Bu yaptığın saygısızlık”. Kerem de öyle olduğunu, hatta Somalili olduğunu söylüyor. Sonra da kadınlardan birine dönüp Türkiye’den geldiğini söylüyor. Somalililerin Türkiyelileri çok sevdiğini ben Amerika’ya gelince öğrendim. Türkiye adını duyunca Kerem’e “Brother” diyorlar, sarılıyorlar. Onun derbeder kılığıyla, yırtılmış şortuyla, ben hatırlatmadıkça kestirmediği saçlarıyla gurur duyuyorum. Ajansın kendine verdiği gaz maskesini her fırsatta çıkarıyor. Elinde kamerası, sağından solundan gelen gaz bombalarının arasında durup fotoğraf çekiyor. Kafası görünmeyen fotoğraf çerçevelerinden, geometrik çizgilerden, ışıktan ve gölgeden oluşmuş bir aylayla kuşatılmış. Yerel gazetelerin kaptığı mükemmel açıların ötesinde, arka sularda geziniyor. Ve her seferinde doğru noktadan fotoğrafı yakalıyor. Bazen fotoğrafçı o kadar çok fotoğraf çeker ki, makinesi onun beyninin bir uzantısı haline gelir ve tesadüfen bir gerçeği yakalar. Kerem de pazar gecesi fotoğraf makinelerinden biri bozulmuş olarak geliyor eve. Polis göstericileri gözaltına alırken Kerem de fotoğraf çekmeye devam ediyormuş. Polisler göstericileri yere yatırıp, bilerek yere düşürüp, gözlerine gaz sıkarken o anların hepsini belgelemiş. Derken dizlerinin üstünde, elleri havada beklerken polisin yanındaki kişiye nişan aldığını görmüş. Kapsül gelip adamın göğsünden sekip onun fotoğraf makinesine çarpmış. Görünürde hiçbir şey yok. Ama objektifi çıkarınca makine dökülüyor ve bütün fotoğraflar kararıyor. İçindeki karttaki resimlere bakıyoruz. Hepsi kapkara. “Ölü pikseller” diyor Kerem. Bense onların patlayan yıldızların dönüştüğü kara delikler olduğunu düşünüyorum. Bozulan fotoğrafları geri getirme yazılımı uygulayıp fotoğrafa beyaz ekliyor. Hayal meyal görüntüler belirmeye başlıyor. Gözaltındayken diz çökmüş, elleri havada tutuklanmayı bekleyen gençlere kontrolünü kaybetmiş bir polisin yakın mesafeden gaz kapsülü attığı fotoğraflar. Sonra evde günlerdir babasını endişeyle bekleyen beş yaşındaki Pamir gelip oyun olsun diye bilgisayarda renkleri açıp kapamaya başlıyor. Ve o resim beliriyor. Polislerin arasında duran beyaz tişörtlü, boynundan haç sarkan siyahi bir gencin fotoğrafı bu. Yüzünde Amerikan bayrağı desenli bir maske var. Polis elini uzatıp maskeyi çıkarmaya çalışıyor. Bu fotoğrafı görünce beynimden vurulmuşa dönüyorum. Aklımdan devrilip ormanın örtüsüne karışan bin yıllık ağaçlar, tırtıl ölüsünü yuvaya taşıyan karıncalar, küçük balığı yiyen büyük balığın resmini çizip “This is circle of life mama” (Bu hayat döngüsü anne) diyen Aras’ın sesi ve son nefesinde “Anne” diye seslenen George Floyd’un görüntüleri geçiyor. Bitmeyen bir hayat döngüsü bu. Ölmekte olan şeylerden nasıl hayat fışkırıyorsa bu fotoğraf da küçük bir çocuğun yardımıyla ölmeden önce son karesinde karanlık bir gerçeği bize göstermeye çalışıyor. Varla yok arasında, bıçak sırtında bir yerde.

O polis de sizinle aynı okullarda okudu, aynı sokaklarda büyüdü, aynı kiliseye gitti, sinemada tam yanınızda oturdu. Sorun sizin içinizde..

Polislerin iki kolundan yakaladığı gencin maskesindeki Amerikan bayrağı fikirlerle dolu ve tüm canlılığıyla parıldıyor. Fotoğraf makinesinin son nefesi bu. Bize kabul ettirmeye çalışılan doğruların aslında sahte bir maske olduğunu anlatmaya uğraşıyor belki de bilmiyorum. Tek bildiğim, son anda söylenen veya gösterilen şeylerin hep bir anlamı olduğu. Kötülük küçük yerlerde saklanır. Mesela 20 dolarlık sahte bir banknotta. Polis George Floyd’u sahte bir parayla bir paket sigara almaya çalıştığı için kalpazanlıkla suçlayıp gözaltına almış ve öldürmüştü. O sahte para Amerikan maskesi gibi vergi sisteminden sağlık sigortasına, banka kredilerinden hapishanelerine, sistemin köklerine kadar çürüdüğünün bir simgesiydi. Şimdi insanlar yıkılmış binaların etrafını saran tahta perdelere umudu ve güzelliği simgeleyen resimler çiziyorlar. Anma yerinde dans ediyorlar ve yoga yapıyorlar. George Floyd’un unutulduğunu hissediyorum. Görüntülü piksellere dönüşmemiş hayatı göz ardı ediliyor. Herkesin ‘Nazik Dev’ dediği Floyd’un Houston’da geçen çocukluğu, kardeşiyle birlikte banyoda kıyafetlerini sabunla yıkayışları, kuzenlerini ve kardeşlerini kollayışı, annesiyle birlikte mutfakta ettiği danslar, iş bulmak için Minneapolis’e gelişi… Bunların hepsi anıydı. Hiçbir zaman kanıtlayamayacağımız anılar. Değerlilerdi ama sahte paraların yüzdüğü bu dünyada geçerlilikleri yoktu işte. Hepsi 8 dakika ve 46 saniye içinde kayıttan silinmişti. Gökyüzünde çoktan yok olmuş bir yıldızın arkada bıraktığı karanlık kalmıştı geriye. Kerem’in fotoğraf makinesinden çıkanlar gerçeğin olmasa da gerçeğin tekinsizliğinin fotoğrafı. Merceğin kırıklarının arasından görülebilen derin grenli, kesikler atılmış, yanık ve büyüleyici gerçeğin. Sorun polis teşkilatı değil diyor. Polisi lağvetmek çözüm değil. O polis de sizinle aynı okullarda okudu, aynı sokaklarda büyüdü, aynı kiliseye gitti, sinemada tam yanınızda oturdu. Sorun sizin içinizde. Bunu Amerika’ya gelmeden evvel Türkiye’de yaşarken öğrenmiştim. Hepimiz George Floyd’uz, ama hepimiz onu öldüren polisiz de. Ayaklarımı sürüyerek yarı sessiz yürüyorum sokakta. Hep gittiğim Moon Palace Books kitabevinin ön cephesi kapatılmış, üzerinde Abolish the Police yazıyor. Karakolların etrafı beton bloklarla kaplı, sokaklarda insanlar yardım alabilmek için sıraya girmiş. East Lake Street’te yürürken savaştan harap olmuş bir şehrin sokaklarında dolaşıyor gibi hissediyorum. Mercek parçalanmış, odak kaymış ve ortaya yaşamla ölüm arasında bir flaş gibi çakan o anlar kalmış. Kuzeyde siyahlar AK47’leriyle birbirleriyle çatışmaya devam ediyorlar. Polis onları öldürmeye devam ediyor. Derek Chauvin’in duruşması başladığında daha fazla yerin yanacağı konuşuluyor. Şehrin bir şenlik ateşi gibi yanacağı… Yürürken bir sanat projesi kapsamında polis tarafından öldürülmüş yüzlerce siyahın beyaz kartondan mezarlarının dikildiği alana geliyorum. Eric Garner, Tamir Rice, Philando Castille, Breonna Taylor, George Floyd. İnsanlar isimler yazılı mezar taşlarının önünde diz çökmüş ağlıyorlar. Neye inanıp neye inanmayacağımı bilmiyorum. Tek bildiğim ölü piksellerin varlığı. Oğlum Aras’ın “Bu hayat döngüsü” diyen masum sesinin içinde saklanan ve geri döndürülmeyi bekleyen o kör noktaların bizim hayatımızdaki dayanılmaz ağırlığı. 

YAZI: DELAL ARYA

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here