Jilet Sebahat: Sır değil aşk lazım

0
689

‘Kasımda aşk başka’ klişesine sırtımızı dayamayalım. Güz de gelip geçecek elbet. Aşk gizlenmek değildi ve bir sırra teslim olunmamalıydı. 

JİLET SEBAHAT

Alt dairem boşaldı, karşı apartmana yeni birileri taşındı. Merdiven üstüne çıkmış bir delikanlı tavanı boyuyor. Turuncu bir akşamüstünde terasta oturup onu izliyorum. Yağmurlu günler artıyor her geçen gün. Evimin tavanı su alıyor. Göğün rengi saçlarına yansımış bir kadın gelip, çocuğa bir şey uzatıyor. Ufak bir öpüşme sahnesinin ardından hayallerime bir reklam arası veriyorum. Benim evimin tavanını boyayan bir sevgilim oldu mu hayatımda? Hayır. Öyle büyük umutlarım da olmadı, umudumu besleyen aşklarım da. İnsan aşktan söz edecekse eğer şiirsel sözlerle ifade edebilir veya edebileceğini sanır. Çok bilinen dizelerle, alıntılarla anlatılacağı öğretilmiştir. Bana öğretilmedi.  Okuldayken yazdığım kompozisyonlarda, katıldığım münazaralarda, dinlediğim şarkılarda, izlediğim filmlerde, dizilerde  yeri yoktu bendeki aşkın. Yetiştiğim evde, oyun oynadığım mahallelerde, beraber mücadelenin içinde olduğum örgütlerde de yeri yoktu.

Mesela musluğum bozulduğunda, elektriğim kısa devre yaptığında, ruhumun sigortası attığında bunları tamir edecek biri de olmadı. Elimden tutup “Hadi yeni bir eve, yeni bir şehre, yeni bir hayata yol alıyoruz” diyen kimse de olmadı. Olsa mıydı? Olmalı mıydı?

Bizim taşındığımız evlerde eve girer girmez ilk önce  perdeler takılır. Bizden önce eve girer kutsal mahremiyet. Adına ‘Aşk’ dediğimiz duyguların varoluşsal atmosferi bizdeki aşk olduğunu dünyanın ırağına iter. Kapalı kapılar ardında, perdeleri kapalı evlerde, göstermeden sevmemiz, sevişmemiz istenir. Kurduğumuz düşler var olan gerçeğin önüne geçemez. Bu yüzden sıkıntı verir aşk. Zayıf düşer bazen  gerçeğin yanında. Ancak istemenin kuralı, sorusu, cevabı, sınırı yoktur. Düşlemenin de… Hayatımdaki adamların çoğu  kimse girmesin, görmesin  diye kilitledikleri kapıların ardına kendilerini de kilitlediler fark etmezsizin. Çıkamadılar bir daha sır kapılarının ardından gönlümün  ışığına. Anladım ki geçen zamanlarda, aşk gizlenmek değildi ve  bir sırra teslim olunmamalıydı.

Zırhımı kuşandım artık aşka hazırım

Deniz Akkaya ve Selin Ciğerci tartışmasına tanık olduk geçen ay ekranlarda. Aşkın peşinden düşmüş, devletin resmi nikâhıyla evlenmiş, aile kurmuş ve çocuk sahibi olmak isteyen bir kadına ayar veriyordu Deniz Akkaya. Bel altına vurulan yorumlarla, hukuk fakültesinde doktora yapmışçasına yasaların sözcülüğünü yapıyordu. “Sen anne olamazsın. Bu konuda hayallerin bile olamaz” diyordu. Verilecek en güzel cevabı vermişti Selin Ciğerci: ‘Sana Ne!’

Bir kadının kadınlığını, aşkını, evliliğini, hayallerini inkâr ediyordu inatla. ‘İnkâr’ kelimesi en özet açıklamasıydı bu toplumun  trajedisinin. Hayatımızın meşrululuğuna  karar vermek,  zapturapt altına almak isteyen;  bedenimizi, varlığımızı, aşkımızı, evliliğimizi kanıtlamakla, anlatmakla, mücadele vermekle bir ömrü  tüketmemizi bekleyen bir trajedi.  Bizi dünyanın dışına itenlere verilecek diğer bir cevap da “Ben biriciğim. Aşkım da” olmalıdır. Ben “Yok öyle yağma!” derim mesela.

Uyumlular tarafından inşa edilmiş bir düzende en büyük hünerimiz karşı olmak ve aykırı yaşamaktır çünkü. Salyalı cazibeleriyle  konuşanların yüzüne sert bir tokat indirir varlığımız ve aşkımız. Ondandır “Çocuk sahibi olmak istiyorum” diyen bir kadına ayar veren, feryat edenlerin isyanı. Nasıl aile olunacağına, kimlerin kimlerle aşk yaşayacağına karar veren bir sistemin iradesidir bu. Güvence garantisiyle biçimlenen bir irade. Bu irade kimi zaman kurumlarda, kimi zaman ekranlarda, okullarda, işyerlerinde, evlerde, kimi zamansa yatağımızda, başucumuzda görünür.

Aşkım da var, gerçeklerim de!

Ve güz de bitecek işte

Aylardan kasım.

İnkârlarla inşa edilmiş bu dünyada istedikleri kadar “yoksunuz” desinler, “yok olsunlar” desinler, varlığımızın onlarda bir vesvese yarattığını biliyorum. Turuncu bir akşamüstü terasta oturup sevişmenin, sevmenin konuşulmadığı evleri izliyorum, kapalı perdeler ardındaki sevişmenin korkusuyla büyütülen çocukları. Gelenekleri, görenekleri düşünüyorum. Aile olmadan sevişmeyi günah sayıp aile olduktan sonra birbirlerini boğmayı mubah sayanları. Zorla saçı uzatılan ‘kız’ çocuklarını, zorla saçları kazıtılan ‘erkek’ çocuklarını düşünüyorum. Aşkları yasaklanan çocukların savaşlara davul zurnayla yolcu edilmesini. Kendinden utana utana büyütülen, korka korka yaşayan bir nesli. Aynada saçlarını tarayan kızların tutkuyla aşk şarkıları mırıldanışını duyuyorum. Aşktan ölen kızları, öldüren erkek sevgisini düşünüyorum. Öldüren toplum baskısını. Baskılanan kimlik sancısını. Bu tabular, korkular, dayatmalar, iki yüzlü ahlak ve aşk anlayışının önüne geçmeli. Toplumun dayattığı rollerin, kimliklerin  önüne kırıta kırıta kahkahalarla geçmeli. Yeniden başlamalı, yeniden anlatmalı. Kabul etmemeli. Boyun eğmemeli. Aşk için karşı çıkmalı, aşk o zaman aşk. Kasımda aşk başka olsun…

YAZI: JİLET SEBAHAT

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here