Kayıhan Güven’in İstanbul’u bizi çağırır durur

0
202

İstanbul’dan bir Kayıhan Güven geçti. Ayak sesleri şehrin uğultusuna karışırken, peşine biz öğrencilerini de taktı. Bir okul ajansının odasından başımızı uzatıp çekinerek baktığımız o yabancı şehir, seneler içinde mekânların duvarlarında kendi haberlerimizle karşılaştığımız, İstiklal’in Pala Şair’iyle, Kadıköy Çarşısı’nın maskotu kaz Rodi’yle, Boğaz’ın alımlısı Paşabahçe vapuruyla dost olduğumuz, artık nostaljisini de yaptığımız bizim İstanbul’umuza dönüştü. Öyle kalabalık, öyle geveze, öylesine bin âlem bir İstanbul… Şimdi bizimle konuşur durur, olmadık zamanlarda bizi kendisine çağırır.

Yazı: Güler Emektar
Fotoğraflar: Kayıhan Güven

Kayıhan Güven

İstanbul’dan bir Kayıhan Güven geçti. Ayak sesleri şehrin uğultusuna karışırken, peşine biz öğrencilerini de taktı. Bir okul ajansının odasından başımızı uzatıp çekinerek baktığımız o yabancı şehir, seneler içinde mekânların duvarlarında kendi haberlerimizle karşılaştığımız, İstiklal’in Pala Şair’iyle, Kadıköy Çarşısı’nın maskotu kaz Rodi’yle, Boğaz’ın alımlısı Paşabahçe vapuruyla dost olduğumuz, artık nostaljisini de yaptığımız bizim İstanbul’umuza dönüştü. Öyle kalabalık, öyle geveze, öylesine bin âlem bir İstanbul… Şimdi bizimle konuşur durur, olmadık zamanlarda bizi kendisine çağırır.

Sene 1998. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Ajansı’ndaki (MİHA) ilk haberlerimden biriydi. İddia oydu ki Avrupa’nın en büyük şehir parklarından biri Bayrampaşa’da açılacaktı ve ben ilk kent haberlerimden birini Hürriyet Gazetesi İstanbul eki için kaleme alacaktım. Ama gelin görün ki Bayrampaşa’ya nasıl gidilir, bilmiyordum. Aslına bakarsanız üniversiteyi kazandıktan sonra evden çıkıp fakültemizin Nişantaşı’ndaki yerleşkesine geldiğimde, sadece Bayrampaşa’ya değil, İstanbul’un pek çok yerine nasıl gidildiğini bilmiyordum. Bu şehrin kendisine de sokaklarına da neredeyse yabancıydım. Belki de bu yüzden biraz üzerime gelip haberi yapmam için epey ısrarcı olmuştunuz. İlk gidişimde parkı bulamadan döndüğümde, nasıl da şaşkınlıkla gülmüştünüz hocam, hatırlıyor musunuz? Bir Nasrettin Hoca fıkrasıyla yarışır durumdaydı halim; koca park resmen yerinde yoktu! “Olsun” demiştiniz. Pes ettirmemiş, ikinciye yola sürmüştünüz beni. Bu kez yanıma MİHA’lı bir başka arkadaşımı, Neslihan Böle’yi de almıştım da ikimiz ancak parkın haberini yapıp getirebilmiştik.

Fotoğraf: Kayıhan Güven
Eminönü, Eylül 2007

Benim gibi pek çok arkadaşım vardı MİHA’da. Şehrin, Anadolu’nun bir köşesinden gelmiş, İstanbul’un uğultusuna ayak sesleri doğru düzgün karışmamış onlarca genç… Kimimiz Beyoğlu’nda Galatasaray’dan ötesine gitmeye korkardı. Eminönü’nde yolunu bulamayanların sayısı da az değildi. Bazılarımız vapura hiç binmemiştik ki Kadıköy Çarşısı ruhunu keşfetmiş olalım. Haliç’te gördüğümüz, canlılığını yitirmiş bir su yoluydu sadece. Tarihi Yarımada’da üç imparatorluğun izlerini sürmeye daha çok vardı. “Boğaziçi” deseniz bize şıngır mıngır değildi henüz; “Adalar” deseniz, belki İtalyan şehirleri kadar uzaktı. Aşiyan mı? Sahi, orası da neresiydi?

Sonra MİHA’daki küçük odamız, yavaş yavaş bu şehrin ağaçlarıyla, çiçekleriyle, vapurlarıyla, balıklarıyla, rüzgârlarıyla isim isim, hikâye hikâye dolmaya başladı. Kedileri, köpekleri, martıları arkadaşımız oldu. Sizin anlattıklarınız yetmiyormuş gibi hemen her gün İstanbullu yazarlarla buluşturdunuz bizi. Onların İstanbul’unu, mesleğimizin de, hikâyemizin de bir parçası yaptınız.

Fotoğraf: Kayıhan Güven
Üsküdar, Üryanizade Camii, Nisan 2010

Sait Faik, ajans günlerinde bizimle birlikte ne çok mesaiye kalmıştır, kim bilir. Başucumuzda olmadığı tek bir gün bile hatırlamıyorum. Yaşar Kemal’in bilinmez diyarları, Salâh Birsel’in sohbetleri, Orhan Kemal’in gurbet kuşları, Zeyyat Selimoğlu’nun tertemiz Türkçesi, Selim İleri’nin romantizmi, Orhan Pamuk’un anıları, Fikret Otyam’ın insanları ve Orhan Veli’yi mahveden havaları MİHA’da hep bizimleydi. Herodot ve Homeros’u da sıklıkla çağırırdınız. Maria Yordanidu’nun Loksandra’sını, Mario Levi’nin İstanbul Bir Masaldı’sını, Dido Sotiriyu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya’sını bilmeden, Mıgırdiç Margosyan’ın Gavur Mahallesi’nden geçmeden İstanbul’a karışmamızı istemezdiniz. John Freely, Murat Belge, Çelik Gülersoy, Jak Deleon imdada yetişmek üzere ‘hazır ol’da bekleyenlerimizdi. Ara Güler’in fotoğrafları ise İstanbul’da yolumuzu uzatma sebebimizdi. Böyle kalabalık, böyle geveze, böylesine bir âlemdi MİHA bizim için. O âlemden çıkıp şehrin sokaklarında haber nöbetleri tutar, sonra akşam karanlığı, hafta sonu, bayram tatili demeden Cağaloğlu’nda Babıâli Yokuşu’nu tırmanırdık.

Fotoğraf: Kayıhan Güven
Pala Şair, İstiklal Caddesi, Eylül 2008

İstanbul kazan, biz kepçe
Mesela balık pazarları bizden sorulurdu hocam. Yaşar Kemal’in ve Ara Güler’in ‘Görülmemiş Lüfer Akını’ndan ilham alıp Kumkapı’daki balık halinde, İstanbul’un balık pazarlarında, Galata’daki olta balıkçıları arasında şehrin balıklarının izini sürmek her kuşakta devam eden bir MİHA geleneğiydi. Daha pek çok şey gibi İstanbul’daki balıkçıların çoğunun Erzincanlı olduğunu o haberlerle öğrenmiştik de, sonrasında yolumuzun düştüğü balıkçılarda, hevesle bu bilgiyi test eder olmuştuk. Bir çeşit MİHALI oyunu gibi… Balıktan konuşmayı da balığın lezzetini de ne çok severdiniz. Gidemediğiniz balık pazarını, yiyemediğiniz balığı kıskanırdınız. Bazen kendinizi kaptırır, tarifler verirdiniz. Ve mutlaka Sula Bozis’in İstanbul Lezzeti kitabındaki ‘İstanbul’un Balık Bereketi’ bölümünden notlar aktarır; çirozdan, lakerdadan söz etmeden de bu faslı tamamlamazdınız. Şimdi uzak bir Boğaz semtinde bir balıkçıya denk gelsek, hiç üşenmez, bir kilo taze hamsiyi kaptığınız gibi kilometrelerce ötedeki sofralara taşırdınız kesin. Amma, ne kış mevsimini yaşayabildik bu yıl ne de hamsiler bildiğiniz gibi hocam. Benden söylemesi.

Fotoğraf: Kayıhan Güven
Büyükdereli balıkçı, Ağustos 2008

Çiçek mezatlarında da tanınırlığımız vardı. Hemen her kuşaktan bir MİHA’lı en az bir kez Ayazağa’daki mezatın yolunu tutmuştur. Bizans’ın allı morlu erguvanını, Sait Faik’in çiçekçi Avram’ını, çiçekçi ablaların yurdu Alev Sokak’ı, bir çiçeğin peşine düştüğümüz haberlerle keşfetmiştik. Ne diyordu 84 yaşındaki Nazire Teyze: “Erkes çok güzel, erkes yakışıklı, e bi de alsa ya şu çiçeği, fena mı olur yani.” Haksız da değildi hani… ‘Çiçek’ demişken hocam, mimozaların eli kulağındadır şimdi. Yakınlarda yine tezgâhlarda boy gösterirler. Vakti gelince masanızı da bizi de mimozasız bırakmazdınız hiç. Okuldaki köşenizde hâlâ kurumuş mimozalar var. Belki geçen yıldan, belki de önceki yıldan kalan… Yerine yenilerini koyarız hocam, aklınız buralarda kalmasın.

Fotoğraf: Kayıhan Güven
Tophaneli çocuklar, Eylül 2009

Bu şehir bizden sorulur
Balık gibi, çiçek gibi bir ucunu İstanbul’a, bir ucunu hayatımıza bağladığımız ne çok habere imza attık MİHA’da. Mahalle mahalle, dernek dernek İstanbul’daki küçük Anadolu şehirlerine konuk olduk. Tekrar dönerler mi diye Haliç’te balıkların yolunu gözledik. Otopark mafyasının Süleymaniye’nin başına nasıl bela olacağını duyurduk; Kuştepe’de zillerin bir ev için nasıl şıngırdadığını izledik. Beyoğlu Bayram Sokak’taki ödünç bedenlerle tanıştık. Sulukule’nin Devriye Evleri’nde son eğlencelerin izini sürdük. Lape Hastanesi’nin huzurevinde anılara daldık. Bir seferinde Küçükayasofya Spor’un antrenmanlarına katılmıştık; sur dibindeki bir sahada, kaçak maçlar yapıyorlardı hani. Üstelik akşam karanlığında, ışıklar yanmadan. Sudan başka da malzemeleri yoktu; kanayan bacağa, çarpmaya, sakatlanmaya, her türlü derde çare sadece suydu. Antrenman sırasında takımın topları, bazen komşusu Cankurtaran Deri ve Zührevi Hastalıkları Hastanesi’nin bahçesine düşüyordu da geri alamıyorlar mıydı ve biz trenle Cankurtaran’dan her geçtiğimizde bunu anımsayıp güler miydik, emin değilim. Belki de ben uydurmuşumdur bu anıyı, ama siz olsanız kesin doğrusunu hatırlardınız. Peki, ya Alageyik Sokağı’nda geçirdiğimiz o pazar günü unutulur mu? “Komple beş yüz, komple beş yüz!” cümleleri kulaklarda çınlar durur hâlâ…

-Hepsi bu kadar mı?
-Hepsi bu kadar olur mu hocam!

Yollarımız sokaklarda sık sık Rumlarla, Ermenilerle, Yahudilerle kesişti. Pazar ayinlerine katıldık; vaftizler, düğünler, Paskalyalar, Noeller, anma törenleri gördük. Ne zaman hikâyelerini paylaşmak isteseler, hep söylediğiniz gibi can kulağıyla dinledik onları. İmroz’un Yorgo’sunu, Çiçek Pasajı’nın Anahit’ini tanıdık. Apoyevmatini’yi, Jamanak’ı unutmadık. Türk basınında ilk promosyon kampanyasını yapan gazetenin Jamanak olduğunu, hikâyesinin başladığı yere, Narmanlı Han’a kadar gittiğimizde öğrenmiştik. 30 kupona 1 piyano; yazı dün gibi aklımda.

Fotoğraf: Kayıhan Güven
Narmanlı Han, Nisan 2012

Yollarımız sokaklarda
sık sık Rumlarla, Ermenilerle, Yahudilerle kesişti.

Kurtuluş’un Tatavla günlerini anan haberin başlığını da hatırlıyorum desem şaşırır mısınız hocam? “On vaftiz, bir düğün…” Hayatın içinde sesleri, yüzleri giderek silikleşen Rum cemaatinin haberini işte bu başlıkla vermiştik. Altı yıl içinde sadece on vaftiz, bir düğün. Sayılar üzücüydü, ama İstanbul’un ruhunu oya gibi işleyen koskoca bir kültür, birkaç sayıya nasıl indirgenebilirdi ki? Sayılara takılmayıp o ruhun davetlerine kapılmaktan hiç vazgeçmedik. İyi ki de vazgeçmedik.

Başka, başka?
Köprülerden, tren istasyonlarından, vapur iskelelerinden geçtik; iki kıta, iki yaka arasında gittik geldik. Bitpazarlarından kuş pazarlarına, ‘sex shop’lardan hayvan mezarlarına, mülteci kamplarına şehirde girip çıkmadık yer bırakmadık. Haliç Tersanesi’nden Marmaray’ın şantiyesine uzandık. Ayazmalarda su içtik, mevlevihanelerde ney üfledik, cemevlerinde semaha durduk. Zeyrek’te, Semavi Eyice ile Bizans’ı aradık, Süleymaniye’de Stefanos Yerasimos ile Mimar Sinan’ın dehasına hayran kaldık. Haydarpaşa’da karşıladığımız insanları, bir gün Sirkeci’den uğurladık.

En unutulmazlardan biri de yetimhane haberleridir herhalde. Seneler evvel, daha kimseler bahsini geçirmezken, Büyükada’daki Rum Yetimhanesi’nin yolunu tutmuştuk da adanın ıssız bir tepesindeki köpekleri hesaba katmamıştık. O ilk haber kuşaklar boyu elden ele güncellendi; zamana yeni, sorular yeni cevaplar bırakıldı. Yapının bir hafıza mekânı olarak önemini dilinizden hiç düşürmediniz. Çorbada tuzumuz oldu mu bilmiyorum ama iyi haber nihayet bu yıl geldi: İstanbul Büyükşehir Belediyesi yetimhane’deki koruma çalışmalarına birkaç ay önce başladı. Haberi sevinçle karşılamıştınız. Belki de söylediğiniz gibidir, yaptığımız onca haber boşa gitmemiştir. Bakarsınız bir gün Ruhban Okulu da açılır. Onun için de az kapı çalmadık, az arşiv karıştırmadık. Yazdığımız haberlerden biri okulun bir odasında asılı duruyor desem, “Çünkü sizi oraya çağırıyor” diye eklersiniz hemen.

Fotoğraf: Kayıhan Güven
Çırağan Sarayı Geçidi, Mart 2010

Niye şaşıralım ki?
Uzun lafın kısası: 20 yılı aşan bir zaman dilimine haberler, röportajlar, fotoğraflar, kitaplar, sergiler, ödüller, unutulmuş bir gelenekle birbirlerine bağlı kuşaklar, ne çok şey sığdırdık. Ve tabii ki yaz yaz bitmeyen bir İstanbul… Düşünüyorum da, amma yoğun bir İstanbul mesaisi yapmışız hocam; yaşaması ayrı, çalışması ayrı… Sadece İstanbul mu? Yaz yaz bitmeyecek bir Anadolu da var… Sözü o yolculuklardan birine getirsem Yaşar Kemal’in köyü Hemite’ye kadar gideriz ki hikâyenin bu kısmı başka bir yazının konusu olsun.

Anlayacağınız, MİHA’nın küçük odasından başımızı uzatıp çekinerek baktığımız o yabancı şehir, seneler içinde gecesini gündüzünü, tadını, kokusunu bildiğimiz, esnafıyla dost olduğumuz, sokaklarında kendi mekânlarımızı bulduğumuz, o mekânlarda yazdığımız haberlerle karşılaştığımız ve artık nostaljisini de yaptığımız bizim İstanbul’umuz oldu. Geçenlerde asistanınız Semra bahsetti, bir gün Beyoğlu’nda dolanırken ayakkabısı rahat vermemiş, hemen Havai Lostra Salonu’nda almış soluğu. 70 yıllık salonun duvarlarında yine bizim imzamızı taşıyan bir haberle karşılaşınca gülümsemiş, e tabii şaşırmış da… “Niye şaşırıyorsunuz ki çocuklar, biz her yerdeyiz” diye söylendiğinizi duyar gibiyim. Gerçekten de niye şaşırıyoruz ki hocam! Kapalıçarşı’nın son örücüleriyle, Topkapı Sarayı’nın saat ustasıyla, Fenerbahçe vapurunun kaptanıyla, kırmızı tramvayın emektar vatmanıyla, İstiklal’in Pala Şair’iyle arkadaş olan sanki biz değilmişiz gibi… Sahi, bu şehirde Haçik Bücülyan’ı tanıyan kaç kişiyizdir ki? 1920 doğumlu bir Ermeni balıkçı, zoka ustası Bücülyan. Ara Güler, kesin tanırdı… Kumkapılı balıkçı Süleyman’ın oltasına takılıp bize gelen o hikâyenin dumanı her daim tüter.

Fotoğraf: Kayıhan Güven
Burgazada Hristos Tepesi Rum Mezarlığı, Ekim 2009

Ama bakın, Burgazada’nın Hristos Tepesi’ndeki mezarlığın, Sivaslı bir aileye emanet olduğunu sizden öğrendiğimizde, şaşırmakta haklıydık. O ne güzel bir hikâyeydi öyle hocam, evin hanımı şiirler yazıyordu. “Dünyanın en güzel manzaralı mezarlığı” demiştiniz. Mezarlara bakarken çocukluğunuzun, ilkgençliğinizin kitapçısı, Tünel’deki Franz Mühlbauer’e de rastladığınızı duygulanarak aktarmıştınız.

Ah, Paşabahçe’de bir köşeniz olsa
Sonra Paşabahçe’den bahsetmiştiniz; Hristos’tan aşağılara doğru yürürken kendine has alımıyla iskeleye yanaşmasını hayranlıkla izlermişsiniz. Tıpkı Burgaz’ın kendisi gibi Paşabahçe’nin de kişisel tarihinizde özel bir yeri vardı. Onu ne kadar da yakından tanıyordunuz, ona dair ne çok anı biriktirmiştiniz. Bir gün son kez sefere çıkıp ardından Haliç Tersanesi’ne çekildiğinde, nasıl da üzülmüş, kaygılanmıştınız. Önce tersanede, sonra senelerce bekletildiği Beykoz’da Paşabahçe’nin izini sürmüştük hep beraber. Paşabahçe oralarda heba olup gitmesin diye o günlerde seyahatnamesinin editörlüğünü yaptığınız Rahmi Koç’a bir mektup yazmıştınız hemen. Yanlış hatırlamıyorsam Orhan Pamuk’a da mektubunuzla birlikte Paşabahçe fotoğraflarınızdan birini yollamıştınız. Israrlı takibiniz bunlarla kalmamıştı. Yıllar sonra Açık Radyo’da Ömer Madra’nın konuğu olup Paşabahçe’nin neden korunması gerektiğini uzun uzun anlatmış, bir de İstanbul Aydın Üniversitesi’ndeki öğrencilerinizle kampanya başlatmıştınız.
Yine dediğiniz gibi oldu işte hocam, bunca çaba yine bir yerlerde karşılığını buldu.

Fotoğraf: Kayıhan Güven
Paşabahçe Vapuru, Mayıs 2009

Paşabahçe’nin kurtarılacağı haberleriyle nasıl bir sevinç şoku yaşadığınızı tahmin etmek zor değil. Yeniden sefere başlayacağı günleri iple çekiyordunuz kesin. Sizin aklınızdan ne geçiyordu, bilemiyorum; ama tüm öğrencilerinizle vapura lebaleb doluşup Adalar’a doğru bir yolculuğa çıkmaya itirazınız olmazdı sanırım. O yolculukta Heybeliada’da Hüseyin Rahmi’ye selamlarımızı iletirdik. Lefter Küçükandoniadis, Büyükada İskelesi’nde el sallardı bize. Hrant Dink’i Kınalıada’da sandalı başında görürdük. Sait Faik de Burgaz’ın bir balıkçı kahvehanesinde dalgın dalgın düşünüyor olurdu. Gözlerimiz bir yerlerde Barba Yani’yi arardı belki. Hepsinin arasından geçip Hristos Tepesi’ne doğru tırmanırdık sonra. Erikler yetişmişse, ceplere doldurmak Allah’ın emri!

Ah bir de Paşabahçe’de bir köşeniz olsa; Boğaz’da bir o yana, bir bu yana süzülüp dursanız… Bu da benim hayalim. Olur mu olur, birlikte göle az maya çalmadık!

Böyle işte hocam. Siz gittiniz, ardınızda bir geveze İstanbul kaldı. Bizimle konuşur durur; olmadık zamanlarda bizi kendisine çağırır. Hiç kuşkusuz ki o davetlere kapılmaya devam edeceğiz. Kendi adıma bu şehrin sokaklarında kaybolurken Hagop Mıntzuri’nin çocuk şaşkınlığıyla etrafa bakan adamla sık sık karşılaşacak, ne zaman bir kâğıthelvacı görsem, o kağıthelvanın içindeki tatlı kısma hızla ulaşmaya çalışan çocuğu anımsayıp gülümseyeceğim. Unutmadan, hep siz bize söylerdiniz, bu kez de tüm öğrencileriniz adına ben not düşeyim: Bilmenizi isteriz ki hatıranız tarafımızda saklıdır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here