Murat Sabuncu: Çocukluğumu aradım adanın sokaklarında…

0
173
Murat Sabuncu’nun penceresinden ada manzarası.

Gazeteci Murat Sabuncu, çocukluğunun geçtiği Büyükada’da yıllar sonra geçirdiği yazı ve adayı İstanbul Life için anlattı.

Neden insan yanı başındakinin kıymetini bilmez? Elini atsa tutacak mesafede olduğu için mi? Nasıl olsa yakında, yakınımda, ne zaman istesem ulaşırım diye düşündüğünden mi? Niye gözü hep uzaklardadır? Yeniye, bilinmeyen sürprizlere ihtiyaç duyduğu için mi? Sahi, her sürpriz ve her yeni mutlu eder mi insanı? Yakındakini fark etmek, daha çok hissetmek, hakkını vermek yaşla ilgili bir konu mu yoksa? Yaş aldıkça daha mı çok farkına varıyor insan çevresinin? Ya da ben artık 50’ye merdiven dayadığım için mi bu soruları soruyorum kendime? Hayatın, zamanın, mekânın, aşkın hakkını daha iyi mi verdiğimi düşünüyorum?

Bu soruları -herkes için çok zor geçen bu yılda- çocukluğumda sık sık gittiğim, genç yaşlarda ‘uzaktan izlediğim’, uzun yıllar sonra da Büyükada’da kiraladığım yazlık evde sorup durdum kendime. Şehrin merkezinden bir saatte ulaştığım bu ‘tarih-mimari-deniz-yemek’ cennetinde ‘sosyal mesafe kurallarına dikkat ederek’ yaşadıklarımdan bahsetmek istiyorum biraz…

ADAYLA İLGİLİ BİLİNEN İLK KURAL

Ya adaya ilk görüşte âşık olursunuz ve bu aşk sizi hiç terk etmez. Uzak kalınca da inceden
bir sızı çekersiniz. Ya da adayı sevmezsiniz… Ben, beş yaşlarında bir yaz günü,
denizin kokusunu içime çekerek yaptığım yolculuğun sonunda vapurun yanaştığı, o muhteşem iskeleyi uzaktan ilk gördüğümde vuruldum Büyükada’ya…
İskele deyip geçmeyin… 1899 yılında mimar Mihran Azaryan tarafından tasarlanan bu binaya sadece vapur yanaşmadı. Binanın üst katı 1950 yılında adanın ilk kapalı sineması olarak da faaliyet göstermiş. Siyasete göre de şekillenmiş burası. Bir dönem CHP İlçe Merkezi, AKP’li yıllarda TÜRGEV’in çalışma alanlarından biri olmuş. 1990’lı yılların sonunda restore edilen iskele, hâlâ tüm ihtişamıyla gelenleri karşılıyor.

Büyükada ilk günden beri, pek çok kişi gibi benim için de iyot kokusu, begonviller ve martı çığlıkları… Ancak ben buranın rüzgârında da kendimi çok mutlu hissediyorum. Adaya vardığım sıcak yaz günlerinde evladını karşılayan bir annenin şefkatli eli gibi dolaştığını hayal ediyorum yüzümde…

ADADAYSANIZ YÜRÜYECEKSİNİZ

Ağaçların, çiçeklerin arasından keyif- le, her biri ayrı bir mimari güzellik olan konaklara, köşklere baka baka… Çoğu 19. yüzyılın ortalarında, çizimlerini İtalyan ya da Rum mimarların yaptığı, farklı akımların aynı binada buluşabildiği ‘eklektik mimari’nin örneklerini görebilirsiniz yol boyunca. Benim favorim ise Con Paşa Köşkü. Önünden her geçtiğimde durup uzun uzun incelerim ve her seferinde yeni bir detayı keşfettiğimi düşünürüm.

HEPİMİZİN KUTSALI HEPİMİZİN HAFIZASI
Yürümeyi sevmiyorum diyenler için… Bu yıldan itibaren geleneksel faytonlar kalktı. Artık belediyenin elektrikli araçları var. Ben ‘eşeklerle tur atılan’ günlerini bile hatırlarım. Adada yerleşiklerin kullandığı elektrikli araçlar da var.

Yola çıktınız, gezilecek çok yer var, ama olmazsa olmaz üç alan var. İki tepede yer alan iki kutsal alan… Kuzeydeki İsa Tepesi’nde Başkalaşım Manastırı (Hagios Sotiros Christou)… Güneyinde Âşıklar Tepesi ve Yüce Tepe denilen alanda Aya Yorgi Manastırı. 

Özellikle Aya Yorgi her dinden kişinin yılın belli günlerinde (23 Nisan ve 24 Eylül) ‘dileklerinin kabulü için’ akın akın geldiği bir yer. Çocukluğumdan hatırladığım; sanırım böyle bir günde akrabalarla buraya geldiğim ve rengârenk kurdeleler ile insanların birbirlerinden farklı dillerle ettiği dualardı. ‘Çokluk’ içinde bir arada olmak etkilemişti beni. Kilisede yakılan mumların kokusu bir yandan genzimi yakar, bir yandan ışığının oyunları eğlendirirdi beni. Hepimizin kutsalı, hepimizin hafızası idi.

BELKİ DE AYRILMALIYIZ

Tabii henüz o yaşlarda Türkiye’nin belki de en geniş mozaiklerinden biri olan adanın, 6-7 Eylül olayları sırasında büyük bir darbe aldığını, orayı var eden başta Rumların, Ermenilerin ve pek çok kişinin adadan ayrıldığını-ayrılmak zorunda kaldığını bilmiyordum. Evleri, gelenekleri ve yemekleri hâlâ adada var olsa da büyük eksiklikleri hep derinden hissediliyor.

İçine girmek yasak olsa da bahçesin- den bile seyrettiğinizde etkileneceğiniz bir diğer yer Büyükada Rum Yetimhanesi. 1898’de Alexendra Vallarury tarafından tamamen ahşap malzeme ile otel olarak inşa edilir, sonra izin alınamadığı için Zarifi ve Sygngros aileleri tarafından satın alınarak Rum çocukları için yetimhaneye çevrilir. Birinci Dünya Savaşı sırasında yetimler başka bir yere gönderilip bir süre askeri amaç- la kullanılır. 1965’e kadar ‘amacına yakın şekilde’ tekrar kullanılmış, o günden sonra kapatılıp adeta yıkılmaya, çürümeye terk edilmiş bir yer.

HOŞÇAKAL PRINKIPO BİR RÜYAYDI UNUT GİTSİN

Mekânların ‘yaşayan hafızaları’ vardır. Büyükada’da bu isimlerden biri Fıstık Ahmet (Ahmet Tanrıverdi). Doğma büyüme adalı. Son 70 yılının tanığı. Çoğunlukla, akşamları dostlarla orada buluşup yemek yedim. Onun lokantasına gittiğinizde sadece birbirinden lezzetli mezeleri tatmıyorsunuz. Aynı zamanda bir tarihi de ondan dinliyorsunuz. Ada üzerine kitapları var. Adadan gitmek zorunda kalanların ardından, Atina’ya gidip orada buluşup doğdukları yere duydukları özlemi anlattığı kitabı (Hoşçakal Prinkipo Bir Rüyaydı Unut Gitsin) beni en çarpanı. Müdavimi de seveni de çok. Uğur Yücel de orada, Yalım Eralp de. Ataol Behramoğlu da Orhan Pamuk da.

SABAH, ÖĞLE VE AKŞAM MÖNÜSÜ NASIL OLMALI?

Geceden başladım, tekrar güne döneyim. Adaya gittiğimde vapurdan inince eğer sabah saatleri ise iskelenin hemen ilerisinde Cumhuriyet ile yaşıt saat kulesinin bitişiğindeki Dolci Cafe’ye uğruyorum. Zaten taze ekmek ve simit kokusu hep çeker beni. Yumurtaları çok lezzetli…

Siz de benim gibi ‘hamur işi-börek’ seviyorsanız istikamet hemen arka sokaktaki Büyükada Pastanesi. Şekerli ve kremalı börekleri müthiş. Tabii ister buradan ister Dolci’den ‘lokumlu kurabiye’yi de mutlaka alın.

Akdemir Sokak’taki Ada Kahvaltı Evi de özellikle ‘baharatlı anne salçası’ ve reçelleri ile beni çok etkiledi.

Adaya varış öğlen saatleri ise genelde çarşının girişindeki kokoreç, midye satan yerlerde bir mola veriyorum. Çok aç değilsem Yalovalı Şarküteri’nin nefis patatesli kroketlerinden alıyorum. Evde misafir varsa Kasap Faruk’tan alınan hazır köfte hep durumu kurtarır.

Akşamüstü geldiysem iskeleden yukarı çıkarken soldaki Roma Dondurmacısı’ndan ya da sağdaki Prinkipo’dan dondurma alıyorum. İskeleden düz yukarı değil de sağa doğru yürüyüp Splendid Oteli içindeki kafeye (Chocowhite) gittiğimde, bugüne kadar yediğim en iyi profiterolü tattım. Splendid Otel, 1908 yılında Osmanlı’da orduda önemli bir noktaya gelmiş Kazım Paşa’nın yaptırdığı ve halen aynı aile tarafından işletilen, beyaz boyalı, kırmızı panjurlu, gümüş renkli soğan kubbeleriyle dikkat çeken simge yerlerden biri. Otelin ilk işletmecileri Dikran, Tavit ve Onnik beylerin binaya yaptıkları sanatsal dokunuşlar hâlâ hissediliyor.

Bazen de Anadolu Kulübü’nün olduğu alandaki seyyar dondurmacının peşine düşüyorum. Dondurmacı Yunus. Meyveli dondurması, özellikle şeftalilisi nefis.

DENİZE GELİNCE…
Korunaklı yüzme alanıyla Değirmen en sevdiğim yerdi. Hep tanıdık yüzlerin yıllardır devamlı gittiği bu sessiz sakin plajda geçti günlerin çoğu.

Ama adada denize girilecek yer çok.

Belediyenin hemen önünde merdivenlerle denize girilecek alanlar var. Oradan da hiçbir ücret ödemeden girebiliyorsunuz.

Belediye demişken, Başkan Erdem Gül faytonların kalktığı alana yazlık bir sinema kurmuş. Hafta sonları film seyrediliyor. Ben Kızıltoprak’ta İkizler Sineması’nda yetişmiş çekirdek-film kuşağındanım. Saati denk getiremediğim için hiç gidemesem de meydandan geçerken oradaki hareket hep hoşuma gitti. Bu arada önümüzdeki yıl adada ‘uluslararası konferans ve toplantılar için’ hazırlık yapıldığını öğrendim.

Bizim meslekten (gazetecilik) pek çok isim de yaz kış orada yaşıyor. Rıdvan Akar da Oral Çalışlar da Mete Çubukçu da.. Bir de Atilla Güner gibi doğma-büyüme adalılar var ki onlar yaşamın hakkını veriyor.

VEDA BUSESİ

Yıllar sonra adada bir yaz geçirip büyük laflar edecek, tespitler yapacak değilim. Gittiğim, gördüğüm, etkilendiğim, sevdiğim yerleri yazdım. Aslında Büyükada’da; sanırım bir daha dönmeyeceğini bildiğim, özlediğim çocukluk günlerimin peşinden gittim. Açıkçası ‘çocukluğumu aradım adanın sokaklarında’. Bulabildim mi ? Bana kalsın…

Son olarak şunu not etmem lazım. Ada, her bütçeye, her beğeniye hitap edecek bir ‘yaşam alanı’na sahip. Tabii gidenlerden ortak yaşam alanlarına saygı da bekliyorlar.

YAZI: MURAT SABUNCU

MİNİ BÜYÜKADA REHBERİ İÇİN TIKLAYIN

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here