Sinema mı canlı performans mı? Cem Yılmaz anlattı…

0
299

Ünlü komedyen Cem Yılmaz, HELLO! dergisinin 22- 28 Ocak 2020 tarihleri arasında çıkan 815. sayısına röportaj verdi. Röportajda filmlerinde esinlendiği karakterlerden, stand-up gösterilerinden, oğlu Kemal’den ve projelerinden bahsetti. İşte o röportaj: 

Sahne gösterilerinde salonu ilk dakikada etkisine alan söz ve fikir cambazı komedyen Cem Yılmaz, sinemadaki 22. yılına ‘Karakomik Filmler’ serisinin ikincisiyle girdi. Her gün karşılaşsak da hiç dikkatimizi çekmeyecek insanların hayatlarına ilişkin derin hikayeleri, detaycı bakış açısı ve samimi diyaloglarıyla farklılaşan çok yönlü sanatçı, ‘Deli’ ve ‘Emanet’ isimli yeni öykülerinde hüzün, yalnızlık, haksızlık ve merhamet duygularıyla ördüğü lirik bir komedi kurgusu yaratarak yine hem kalbimize hem beynimize dokunmayı başarıyor. Ne mutlu ki, onun hayal ettiği dünyaların seyircisiyiz diyerek başlıyoruz röportajımıza…

RÖPORTAJ: MELDA NARMANLI ÇİMEN

FOTOĞRAFLAR: CİHAN ALPGİRAY

KOORDİNASYON: GÖKÇE ATEŞ KANTARCI

STYLING: MİNA TANAY, BURCU ÇAM / 816 STYLING

SET TASARIM: KAROLİN APİK

MAKYAJ: SERKAN PARMAKSIZOĞLU

SAÇ: İSMAİL İNAN

VİDEO: HAKAN SÖZMEN

FOTOĞRAF ASİSTANLARI: EMRE İBİŞ, KIVANÇ YÖRÜTEN

STYLING ASİSTANI: AYŞEGÜL HANAĞASIOĞLU

SET TASARIM ASİSTANI: İLHAN DALAKLIOĞLU

MAKYAJ ASİSTANI: ÖZGE TAŞ ÖZMEN

MEKAN: MOZAİK ORTAKÖY SHOWROOM

“Seyirciler içinde dram olan bu tarz komediyi daha derinlikli buluyor, ben de aynı düşüncedeyim. Yalnızca güldürme amaçlı absürt noktaya gidebilecek hikayeleri, fantastik karakterleri de bir izleyici olarak kendi adıma çok eğlenceli buluyorum. Ama ürettiğim zaman daha gözleme dayalı, komedi türünde olsa da kalbe değen işleri tercih ediyorum.”

Mizah yoluyla duygu ve fikir iletişimi yapmak konusunda farklı jenerasyonları avucunda tutmaya yetecek kadar malzemesi olan Cem Yılmaz, bir yandan da kendi ekolünü yarattığı sinema diliyle üretmeye ve sektörün tüm bileşenlerine hayal kurdurmaya devam ediyor. Yeni filminin galasının hemen ardından buluştuk ve hayatın kara-komik dengelerinde birlikte gezindik.

HELLO!: CMYLMZ demek yeni fikir tasarımı, üretimi ve yapılmayanı yapmak demek. Tek bilet parası ödeyerek aynı seansta iki orta metrajlı film yapma fikri nereden çıktı?

Cem Yılmaz: Çok teşekkür ederim. Evet, kendime göre yeni işler denemeyi seviyorum. Televizyonda bizim gençliğimizde izlediğimiz ‘Alacakaranlık Kuşağı’ ve Hitchcock serileri gibi 45-60 dakika arasında tamamlanan öyküler çok yeni bir şey değil. Sinemada ise her biri birbiriyle ilişkili ama farklı yönetmenler tarafından çekilen seri öyküler yapıldı. Ama sanırım hiçbiri yakın zamanlı olmadığı için ve sinemada son yıllarda hep 105-140 dakika arası filmler vizyona girdiği için, benim 60 dakikalık filmlerim seyirciye değişik geldi. Aslında dijital platformlarda da bu sürelerde dizi izleme alışkanlığımız oluştu. 2002’den beri zihnimde bir kenarda durup uzun metraja evrilmeyi bekleyen hikayeleri gereksiz yere çekiştirip uzatmadan izletmek istedim. 10 sene önce filmlerini yapmaya, dört-beş sene önce de ‘Karakomik Filmler’ şemsiyesi altında toplamaya karar verdim. Televizyona pek iş üretmediğim için de sinemada denemek istedim.

HELLO!: Karakomik serisiyle ilgili merhamet komedisi, acıklı komiklik gibi tanımlarınız var. Hüzünden komedi yaratmak daha mı zor? Bu tarz ile karikatür tiplerden eğlence sineması yapmak arasındaki fark nedir?

Cem Yılmaz: Seyirciler, içinde dram olan bu tarz komediyi daha derinlikli buluyor, ben de aynı düşüncedeyim. Yalnızca güldürme amaçlı absürt noktaya gidebilecek hikayeleri, fantastik karakterleri de bir izleyici olarak kendi adıma çok eğlenceli buluyorum. Ama ürettiğim zaman daha gözleme dayalı, komedi türünde olsa da kalbe değen işleri tercih ediyorum. Aslında her iki türün de iyisini yapmak eşit zorlukta. 100 sene öncesinin Charlie Chaplin filmlerine bakacak olursak, tüm o paytak koşturmaların, düşme kalkmanın, sakarlığın için de mutlaka Chaplin’i Chaplin yapan hüznü görürüz. Kahkahaların arasına incelikle yerleştirilmiş acı vardır. Sessiz dönemin bir başka efsanesi Buster Keaton ise hiç değişmeyen, hiç gülmeyen, ifadesiz yüzünün ardında kendine has mizahı ile güldürmüş insanları. Bizde de örnekleri var, mesela Sadri Alışık çok yönlü bir aktör ve komedyen. Ama komik karakterleri oynadığı filmleri dahi bir yanıyla hep hüzünlüdür. Filmlerinde gülmecenin içine bazen yalnızlık, bazen umutsuzluk, bazen garibanlık gizlidir. Eğlenceli haller de vardır, acıklı haller de. Tıpkı hayatın kendisi gibi… Ben de bu bakış açısına, bu tarza kendimi daha yakın hissediyorum ve böyle hikayeler yapmaya motiveyim. Bazıları bunu yaşımın ilerlemesine bağlıyor ama değil. Biraz önce de dediğim gibi, ‘Deli’ filmindeki taksici Güven’in başına gelecekleri 20 sene önce yazmıştım ben.

“Komedi karakterlerde şöyle bir durum var: Akıllı bir planı bile olsa, yolculuğu sırasında bu planını gerçekleştirmek için aptalca şeyler yapması gerekiyor.”

HELLO!: Üç yaşından beri hikayeler anlattığınızı söylemiştiniz, ‘Karakomik Filmler’deki kaynağınız da uzun zaman önce olgunlaştığı halde cepte beklettiğiniz hikayeleriniz. Storytelling-hikaye anlatıcılığı bugün iş dünyasında, reklam ve pazarlama sektöründe de çok kıymet verilen bir yetkinlik. Bu hikayelerinizin ardında ortak yüzleşmeler, izleyiciye fark ettirmek istediğiniz ortak mesajlar var mı?

Cem Yılmaz: Üç ile 19 yaş arasında çok uzun süre hikayelerimi bedava anlattım durdum! 19 yaşından sonra para kazanmaya başladım. Bütün kariyerim boyunca anlattığım çeşitli hikayelerin arkasında hepsini bağlayan ortak bir şey olması çok zor; ama belli bir şemsiye altına alınabilecekler var elbette. Mesela ‘Karakomik Filmler’in ortak özellikleri var. Sadece ilk serideki ikiliden ‘Kaçamak’ filmi biraz daha hafif bir komediydi ve seyirciyi duygusal olarak çok tatmin edemedi. Bazı arkadaşlarımdan ve seyirciden “Keşke bu ikilinin ikincisi bu öykü olmasaydı” fikrini duydum ve hak verdim. Fazla planlı değilim, daha çok içimdeki coşku ve heyecanla hareket ediyorum. Neden olmasın dedim ama anladım ki biraz acemilik etmişim. Şu anda vizyonda olan filmdeki ‘Deli’ ve ‘Emanet’ öyküleri birbirini daha iyi tamamlıyor ve insan davranışları olarak da benzeşiyorlar. Haklarında film yapılacağını ummadığımız insanları filmlerimin kahramanı yapmayı seviyorum. ‘Her Şey Çok Güzel Olacak’taki ağabey-kardeş ve ‘Hokkabaz’da turneye çıkan sihirbazlar gibi anti-kahramanlara büyüteçle bakmak daha çok ilgimi çekiyor. Bazen de kendi deneyimlerimin ya da hislerimin peşine takılıp gidiyorum. Örneğin ilk serinin ‘2Arada’ filminde feribotta garsonluk yapan Ayzek’in ne hissettiğini az çok tahmin edebiliyordum; çünkü ben de garsonluk yaptım. 88-89 yılları arasında komi olarak çalıştım, hatta kendi yaşadıklarımdan filme replik de çıkardım. Hikayemde feribota yedi kişilik mürettebat koymuştum, diyalogları yazmadan önce keşif gezisinde gördüm ki gerçekten yedi kişiler. Makine dairesinde filmdeki Zafer Ağabey’in aynısı vardı, şaşırdım.

HELLO!: Gündelik yaşamda, sokakta, her yerde rastlayabileceğimiz insanların röntgenini çekiyor, bilmediğimiz hikayelerini anlatıyorsunuz. Karikatürist geçmişinizin bu tiplemeleri çekip çıkarmakta yardımı oluyor mu?

Cem Yılmaz: Tabii, hem ona yardımı oluyor hem de diyalogları yazmamı kolaylaştırıyor. Karakterler yalnızca görüntüyle tasarlanmaz. Elbette ki fotoğrafik hafızanızda biriken kütüphaneden “Bu adam böyledir, şöyle giyinir, şöyle yürür” gibi şeyler seçiyorsunuz. Ama benim esas derdim tasarladığım karaktere uyumlu, iyi ve inandırıcı diyaloglar yazmaktır. Kelimeler ve diyaloglar konusunda hassasım, çok özenerek, çalışarak yazarım; çünkü fark yarattığına inanırım.

“Haklarında film yapılacağını ummadığımız insanları filmlerimin kahramanı yapmayı seviyorum. ‘Her Şey Çok Güzel Olacak’taki ağabey-kardeş ve ‘Hokkabaz’da turneye çıkan sihirbazlar gibi anti-kahramanlara büyüteçle bakmak daha çok ilgimi çekiyor.”

HELLO!: ‘Karakomik Filmler’de ilk serideki Ayzek ve Ayhan karakterlerinizin ardından ikinci seride Güven ve Birol ile tanışıyoruz. Hepsi kusurlu kahramanlar, değil mi?

Cem Yılmaz: Evet, anti-kahramanlarda ahlaki olduğu kadar fiziksel kusurları ortaya çıkarma eğilimim var; bir tanesi dişsiz, öbürünün kolu çalışmıyor, daha önce biri uzağı görmeyen öbürü yakını görmeyen onun için birbirini tamamlayan karakterlerim de vardı. Filmde bir bölüm var; “Ben kolumdan sakatım” diyor, karşısındaki “Hangi kolun” diye soruyor. “Bu kolum” diyor, “Hiç fark edilmiyor vallahi” deyince “Ya ben de fark edilmeyince söylemiyorum zaten” diyor. Kimse kusurunu söylemek zorunda değil elbette ama bizim o kusur dediğimiz şey kusur mu acaba? Aslında insanlara “Sizde de kusur olabilir, bence bir bakın, sorgulayın” demeye çalışıyorum. Tayt giyen süperkahramanlar değiliz sonuçta! Aynı hatta gidip gelen o feribottaki küçücük hayatlarla ve hiyerarşik yapıyla benzeşen daha çok ortak paydamız var. Bu yüzden de oradaki adamların hikayelerini anlatmakla ilgiliyim.

HELLO!: Karakterlerinize baktığımızda haksızlığa uğramış, pasif, görmezden gelinmiş, ciddiye alınmamış, masum hayalleri olan biraz ezik, biraz yalnız tipler görüyoruz. Neden hiç güçlü karakter oynamıyorsunuz, güçsüzlerin ve iyilerin içindeki potansiyel kötülükler daha mı ilginç/gerçekçi?

Cem Yılmaz: Komedi karakterlerde şöyle bir durum var: Akıllı bir planı bile olsa, yolculuğu sırasında bu planını gerçekleştirmek için aptalca şeyler yapması gerekiyor. Yani hedefi doğru olabilir ama gidiş yolu hatalı. Çok güçlü olandan da çok güçlü hikayeler çıkar elbette ama komik olması için güç dediği şeyin anlamını o yolculuk sırasında kaybetmesi gerekir. Kurşun geçirmez bir adamdan komedi çıkmaz. Yunanların epik savaş tanrısı Aşil’i (Achilles) bile tek savunmasız yeri olan topuğundan vurabiliyorsun. Mutlaka ama mutlaka herkesin bir Aşil’i , yani küçücük bir kusuru var ve bu nedenle komik olmayan hiçbir şey yok.

HELLO!: Filmin hem senaristi hem yönetmeni hem ortak yapımcısı hem de başrol oyuncususunuz. Kimselere güvenemediğinizden mi? Bu görevlerin içinde en önem ve zaman verilmesi gerekeni sizce hangisi?

Cem Yılmaz: Daha ne yapayım, değil mi? Aslına bakarsan bu unvanların pek bir anlamı yok benim için. Hepsi bağımsız işler. Senaryoyu başkasından alan bir yönetmen de en az benim kadar çok çalışıyor. Ben yazma evresini bitirdikten sonra öbür rollere geçiyorum, yani eşzamanlı değiller. Ama en fazla zamanı kesinlikle yönetmenlik alıyor; çünkü yönetmen olarak total neticeden sorumlusunuz. Genellikle Yavuz Turgul, Zeki Demirkubuz, Çağan Irmak, Nuri Bilge Ceylan gibi kendi yazıp yöneten insanları tanıyıp gördüğüm için kendimi o formüle daha yakın hissediyorum.

CEM YILMAZ: “SON DAKİKA KADAR TIRNAĞINI YİYEN KİŞİ YÖNETMENDİR”

HELLO!: O halde en büyük yük yönetmen Cem Yılmaz’da?

Cem Yılmaz: Evet; çünkü yönetmenin işi en son noktaya kadar 7/24 mesai ile devam ediyor. Senaristin işi ise bir noktada bitiyor, sonradan bazı düzeltmeler için tekrar dahil olması gerekse de işini teslim ettikten sonra rahat. Oyuncular da sette vazifelerini yaptıktan sonra evlerine gidiyorlar ve ertesi sene galaya geliyorlar. Ama benim öyle bir durumum olamıyor. Hangisi daha eğlenceli ve kolay dersen oyunculuk derim; çünkü herkesin işini iyi yaptığı şartlarda bir oyuncunun sorumluluğu diğerlerine nazaran daha az. Ayrıca bir yönetmen ya da görüntü yönetmeni oyuncunun hayatını kurtarabilir, işini kolaylaştırabilir. Ama her şeyin ideal şartlarda yürüdüğünü düşünürsek bile son dakikaya kadar tırnaklarını yiyen kişi yönetmendir. Heyecanın ve sorumluluğun büyüğü ondadır.

HELLO!: Senarist Cem Yılmaz’ın yazdığı metinleri yönetmen Cem Yılmaz çok sık değiştirir mi? Ya da oyuncu Cem Yılmaz sahneyi çekerken doğaçlama yapmaya kalkıp yönetmen Cem Yılmaz’ı uğraştırır mı?

Cem Yılmaz: Bu aslında konforlu bir durum. Kendi yazdığım şeye aşık olmakla ilgili problemi atlattığımı düşünüyorum. Senarist ya da oyuncu olan kendimle derdim yok; arkadaşlarımın beğenmesi benim için daha önemli. Yeni filmdeki hikayelerden ikincisi olan ‘Emanet’, televizyon kültürüyle ilgili mücadele veren insanlarla ilgili. Taslağını yıllar önce arkadaşlarıma anlattığım için çoğu biliyorlardı, oyuncular da aylar öncesinden dinlemişlerdi. Diyalogları yazmaya başladığım zaman 48 sayfalık metni ofise getirdim, filmin kamera arkası ekibinin tamamı ofisteydi ve herkese dağıttım. Okuduktan sonra fikirlerini sordum, birden herkes patır patır dökülmeye başladı, şurası şöyle mi değişse, burası daha mı enerjik yazılsa falan diye. Filmin belkemiğini değiştirmek anlamında değil; ama süresini çok etkileyecek, başka mekanlar ve karakterler sokmak gerektirecek kadar köklü şeyler söylediler. Onlara en başta anlattığım ama sonra yazarken elediğim bölümleri geri istediler. Vaktim azdı, 15-20 gün sonra sete girecektik ama çok sevindim. Açtım dizüstü bilgisayarımı, beş-altı saatte ilave 15 sayfa yazdım; dedikleri bütün değişiklikleri yaptım. Değişiklik dediysem tabii ki beğenmedikleri yeri söylemiş ama çözümü benden beklemişlerdi. Yani delikanlıysan yaz hesabı… Bazı izleyicilerin zannettiği gibi ben yazıyorum, herkes de “Tamam ağabey, süper ağabey, devam” diyor gibi bir durum yok. Böyle bir şeyin hiçbirimize faydası olmaz.

HELLO!: Sosyal medyanın sinema izleyicisi üzerinde etkisi güçlü mü ve insanların fikirleri ilk serideki nispeten düşük gişe rakamında etkili oldu mu?

Cem Yılmaz: Vallahi bilmiyorum ki… Bunu elbette konuşmuyor değiliz ama etkisi var mı, yok mu bunu benim kesin olarak bilmem imkansız. Tür olarak bu filmlerin ne kadar izleneceğini biz ancak tahmin edebilirdik ve tahminimizin biraz altında oldu. Ben düşük gişeye alışkınım, bu benim yabancı olduğum bir şey değil. ‘Karakomik Filmler 1’ istatistiki olarak en az izlenen filmim oldu. Seyirci beğenmemiş, arkadaşına tavsiye etmemiş olabilir, yani bu çok kabul edilebilir bir şey. Başka gerekçeler bulmak benim üzülmemi engellemez. Geçen bir televizyon programında sosyal medyadaki yorumları soruyorlardı. Genç bir kızımız “Cem Yılmaz’ın esprilerini çok seksist ve anlamsız buluyorum” diye yazmış, bana ne düşünüyorsunuz diye sordular. “Buna diyecek bir şeyim olamaz; çünkü bu bir fikirdir” dedim. Ama yapılan her eleştiri de çok anlamlı gelmiyor, bazıları bomboş.

HELLO!: ‘Karakomik Filmler’in ilk serisinden önce “Gora’yı çok sevmiştim ama ‘Hokkabaz’ın yeri ayrı diyorsan sıradaki parça sana” diyerek çağrı yapmıştınız ama insanlar yine de sizden komedi filmi bekledi ve filmi gülme derecesiyle ölçümledi. Bir projeyi şekillendirirken, sizin farklı şeyler yapma iştahınız ile seyircinin Cem Yılmaz ismiyle ilişkilendirdiği gülme beklentisi arasında gelgit yaşadığınız oluyor mu?

Cem Yılmaz: Hayır, olmuyor. Bununla yeteri kadar uğraştım, bence artık bunu atlatmamız lazım. Sinema maceram son beş senenin meselesi değil ki, tam 22 senedir film yapıyorum ben. İlk filmim ‘Her Şey Çok Güzel Olacak’ bile full komedi değildi ki, içinde trajedi de olan bir umut ve çaba filmiydi. Yani Jim Carrey’nin komediden ‘Eternal Sunshine of the Spotless Mind’a geçmesi gibi keskin bir viraj da almadım doğrusu. O yüzden benden neden hâlâ komik eğlence filmi beklentisi var, anlamıyorum. Bazen Şener Şen’den de aynı şeyi istiyorlar, Badi Ekrem’in dönüşünü falan bekliyorlar, halbuki yanlış hatırlamıyorsam en son komedi filmi 1991-92’deydi. “Bir komedi filmi yapsan da şöyle şenlensek” gibi iyi niyetli kitlesel bir beklenti hissedersem sorun yok. Ancak benim bir tarzım var ve bunu önemsemeyip işi “Bence sen film yapma”ya vardırdıklarında bunu hoş göremiyorum.

HELLO!: Tüm hayali bir bar açmak olan Altan, illüzyonist olmak isteyen İskender, dişlerini yaptırma hayaliyle yaşayan Ayzek, dans etme hayalinin peşinden koşan Birol… Hayali olan insanları seviyorsunuz, çok eski röportajlarınızın birinde “Beş yaşından beri hayalim ismimi sinema afişinde görmekti” demişsiniz. Bu gerçekleştiğine göre, 47 yaşından sonrası için yeni bir hayaliniz var mı?

Cem Yılmaz: Evet bu kahramanların ortak özelliği hayallerinin olması. Ama tuhaftır ki kişisel kabiliyetleri ile hayalleri pek örtüşmüyor. Ben sanırım kendi yeteneklerim doğrultusunda yapabileceğim işleri yapmaya kanalize olduğum için hayallerimi ve hedeflerimi gerçekleştirebildim. Bundan sonrası için düzenli nefes ve sağlık dileyebilirim. Cem Yılmaz sineması diye bir format yakaladıysam bunu devam ettirebilmek isterim. Sinemayı daha iyi yapabilmek için hemfikir olduğumuz insan sayısı kalabalıklaşıyor, buna çok seviniyorum. Son dört hikayem için çalıştığım kadroyu topladığın zaman 50-60 kişi oluyoruz. Hepsi yaptıkları işten memnunlar, oynadıkları rolden memnunlar, filmin bütününden bir seyirci olarak memnunlar, ki bu çok güzel bir şey. Benimle aynı kafada olan insan sayısının düşündüğümden daha fazla olması beni mutlu ediyor. Memleketin nüfusuna oranla film çeşitliliğimiz kısıtlı. Şu anda iki farklı köşe çalışıyor: Ağlama ve gülme. Bir ara korku sinemasında da çok güzel örnekler veriliyordu, bunun devam etmesi lazım. Bizim Avrupa sinemasından farkımız, seyircimizin yabancı filmlere kıyasla Türk filmlerine gitmeyi tercih etmesi. Orta vadedeki hayalim, film çeşitliliğinin artarak total sinema seyircisi sayısının yükselmesi olabilir.

“Aynı hatta gidip gelen o feribottaki küçücük hayatlarla ve hiyerarşik yapıyla benzeşen çok ortak paydamız var. Bu yüzden de oradaki adamların hikayelerini anlatmakla ilgiliyim.”

CEM YILMAZ: “SİNEMAYI ÇOK SEVEREK YAPIYORUM AMA CANLI PERFORMANSLARDA TATMİN DUYGUM DAHA YÜKSEK”

HELLO!: Dünya prömiyerini Londra’da yaptığınız ‘Diamond Elite Platinum Plus’ gösterisi nasıl gidiyor? Sahneye çıkarken heyecan oluyor mu hâlâ?

Cem Yılmaz: Gösteri iyi gidiyor, memnunum. Londra’da başladık, o gün çok heyecanlıydım elbette. Aslında heyecan hiç dinmiyor; çünkü tek kişilik sahne gösterisinde size yardımcı olabilecek hiçbir şey yok. Diğer sanatlarda her zaman bir revizyon ve iyileştirme hakkınız vardır. Şarkıyı unutsanız vokaller vardır, tiyatroda repliği atlasanız partneriniz oradadır. Stand-up’ta ise o günü ancak o günkü performans kurtarabilir. Sinemayı da çok severek yapıyorum ama canlı performanslarda tatmin duygum çok yüksek. Bambaşka bir his…

HELLO!: Stand-up gösterilerinde reaksiyonu hemen alıyorsunuz ve kimseye satamadığınız bir espriyi sonraki şovlarda değiştirebilme, revize etme şansınız var. Sinemaya kıyasla bu sizde bir rahatlık ve konfor alanı yaratıyor mu?

Cem Yılmaz: Canlı gösterinin böyle bir avantajının olduğu doğru. İlk gösteri günü biraz prova gibi oluyor, üzerinden zaman geçtikçe oyun zaten organik bir yapı olduğu için modifiye oluyor ve güncelleniyor. Bazen öykülerin sırası değişiyor, bazen içerik biraz değişiyor, siz de öğreniyorsunuz, seyirci de öğreniyor. Gösteriye dün gelenler ile bugün gelenlerin izlediği oyun birebir aynı olmuyor. Kötü bir güne denk gelmek diye de bir şey var; ama çok şükür ki şimdiye dek benim başıma hiç gelmedi. Sadece geçen sezon bir kere hastalandım ve gösteriyi iptal etmek zorunda kaldım. Bazı izleyiciler çok kızdılar, “Neden daha önce haber vermedin?” diye. Yıllar evvel “Sahnede ölsem biletler yandı diye üzülecek adam var” diye espri yapmıştım, gerçekmiş meğer! Nereden bileyim hastalanacağımı da size haber vereyim?

HELLO!: Esprileri dizmenin ve hikayeye paketlemenin kullandığınız belli bir hesabı ya da netleşmiş matematiği var mı?

 Cem Yılmaz: Londra Apollo Tiyatrosu’ndaki ilk gösteride anlattığım şeyleri ancak arkadaşlarıma “Şöyle bir şeylerden bahsedeceğim, ne dersin” diye prova edebilirim. Yani esprilerin sıralamasıyla, dinamiğiyle ilgili bir prova yapma imkanınız yok. İlk gösteri prova, ikinci gösteri biraz daha oturmuş, 20’nci gösteri artık o öyküyle ilgili tecrübeli olarak anlatıyorsunuz. Ben ne anlatacağımı bir-iki sene kadar düşünüyorum aslında. Dolayısıyla o hikayelerin bir şemsiyesi var, A hikayesini B hikayesine şuradan bağlayayım diye kabaca bir planı var. Anlık espri zaten değişken, o önemli değil ancak anlatım keyfi denilen şeyi önceden kurgulamak lazım. Biriktirdiğiniz şeyin öyküselleşmesine vakit ayırmanız gerekiyor. Karşınızdaki seyircinin konuşmuyor olması pasif oldukları anlamına gelmiyor; çünkü onların her sözsüz reaksiyonu ya da bakışı bir ifade şekli. Sizi bir sonraki cümleye yönlendiren de bu çift yönlü iletişim.

HELLO!: İlk dakika önemli mi?

Cem Yılmaz: İlk dakika çok zordur. Eğer zihinlerde seninle ilgili bir hatıra varsa, ki seyirci beni 25 senedir tanıdığı için böyle bir avantajım var, nispeten daha kolay. Ama yepyeni bir komedyensen çok zor bir mücadele. Hatta sahnede kalma süreniz ne kadar kısaysa, o kadar zor. Çünkü seyirciyi iki saatte tatmin etmek, 20 dakikada tatmin etmekten daha kolay. İki saat içerisinde bazı tansiyonları değiştirebilmek, insanları etkileyebilmek için daha fazla fırsatınız oluyor. Bir de mesela beş bin kişiyi güldürmek 50 kişiyi güldürmekten daha kolay; çünkü kalabalıkta herkes birbirini tetikliyor. 50 kişide beş kişiyi güldüremezseniz hemen belli eder kendini.

HELLO!: Gelmeden baktım, Fundamentals ‘Yabancı Dil’ bölümü 24 milyon, ‘Ne Vereyim Abime’ 19 milyon kere izlenmiş. İleride bu gösteriden de bir sinema filmi ve YouTube videoları yapacak mısınız?

Cem Yılmaz: Tabii ki yapacağım, dijital platformlar repliklerin yaygınlaşmasında çok etkili. Sahne gösterilerimdeki malzememin televizyonlara uygun olduğunu düşünmüyorum, çok edit’liyorlar ve bütün havası gidiyor. Canlı olarak Türkiye ve Avrupa’daki bütün izleyicilerime ulaşmam için de her gün 10 gösteri yapmam gerekir. Bu mümkün olamayacağına göre gerçek seyircisiyle buluşması için yine tercihim yaş sınırlı sinema filmi ve dijital kanallar olacaktır.

HELLO!: Farklı meraklarınız, ilgi alanlarınız ve mesleki deneyimleriniz var. Kendinizi en yetenekli ve başarılı hissettiğiniz alan neresi?

Cem Yılmaz: Mutfakta! Yok, doğruyu söyleyeyim: Kendimi en iyi sahnede doğaçlama hikaye anlatırken hissediyorum.

CEM YILMAZ TEKRAR KARİKATÜR ÇİZECEK Mİ? 

HELLO!: Daha ortaya çıkmamış, mesela 2030’a falan sakladığınız bir yeteneğiniz var mı?

Cem Yılmaz: 2030 mu dedin, bir düşüneyim… Çok uzun zamandır yapmadığım işler var, mesela karikatür çizmek… Çocukluğumdan beri amatörce çizdim ama Leman dergisinde çalışmaya başladıktan dört sene sonra tam çıraklıktan olgunlaşma evresine geçerken sahneye çıktım ve bıraktım. Çok uzun zamandır yapmıyorum, belki yeniden en başa dönüp böyle bir şeye yönelebilirim. Sergilenmeye değer bir görsel çizgi yakalamayı isterim doğrusu. Buna sınırlı bir hünerim var ama altyapım olduğu için çalışarak becerebilirim belki.

HELLO!: İlk sahneye çıktığınızda tek başınaydınız ve herhalde daha amatör bir ruhla performans yapıyordunuz. Şimdi etrafınızda bir endüstri kurulmuş gibi. Sinema sektörünün önemli yapıtaşlarından birisiniz ve pek çok iş ortağınız var. Hatta aileniz projelerinize dahil. Daha fazla sorumluluk hissediyor musunuz?

Cem Yılmaz: İş yaptığım ekip arkadaşlarımla birbirimize karşı görev ve sorumluluklarımız değişmedi. Ama bizi izleyenlere ve takip edenlere karşı sorumluluk hissim sürekli artıyor. Diyelim ki milyonlara hitap eden çok yüksek bütçeli bir film tasarlıyoruz; ama neticede fikri dönüp dolaşıp bir A4 kağıdı üzerine yazıyorsun ve Muzaffer Yıldırım’ın önüne koyuyorsun. ‘G.O.R.A.’nın fikrini de afişini kağıda tasarlayarak satmıştım. ‘G.O.R.A. – Bir uzay filmi’: Alıyor musun ağabey? Ya da ‘A.R.O.G – Bir yontma taş filmi’: Alıyor musun ağabey? Biz birbirimize karşı acımasız olduğumuz için ikna etmek de gerekiyor tabii. En zor beğenen de ağabeyim Can’dır. Artık olayı profesyonel kıllığa dönüştürdü, sürekli muhalefet yapıyor. Etrafımdakileri mutlaka dinlerim; ancak önerdiklerinin tümünü kabul ettiğimi söyleyemem. Son kararı hep kendim veririm, çünkü sonuçta benim işim, benim sorumluluğum. Oyuncu arkadaşlarım da çok karışır işlerime, Ozan (Güven) karışır, o karışır, bu karışır, işin içinde olsunlar olmasınlar fikirlerini söylerler. Ozan oynamadığı filmlere de karışır. Ama bu birbirimizi koruyup kollamakla ilgili iyi bir şey… Ben de hiç alakam olmadığı halde onun işlerine karışırım. Mesela şimdi ‘Babil’ dizisine başladılar, yayının ertesi günü konuşup birbirimize fikir soracağız.

“Son kararı hep kendim veririm; çünkü sonuçta benim işim, benim sorumluluğum. Ama oyuncu arkadaşlarım da çok karışır işlerime. Ozan oynamadığı filmlere bile karışır mesela; bu birbirimizi koruyup kollamakla ilgili iyi bir şey…”  

HELLO!: Türkiye’de mizah çıtası giderek yükseliyor, yeni nesilde beğenip takip ettiğiniz isimler var mı?

Cem Yılmaz: Vallahi kendimi hiç böyle yorumlar yapacak bir pozisyonda görmüyorum. Hep sahnedeki adamın tarafındayım ben. Kendim de o taraftayım ve başka bir tarafa geçip de ahkam kesmek istemem. Üreten insanların tarafındayım ve tümünün itibarını koruyup kollamam lazım. Bir ağabey olarak fikrimi soracak olurlarsa sadece kendilerine özel söylerim, bunu kamuoyu önünde yapmanın magazin tarafını pek sevimli bulmuyorum. Zamanında biz de ağabeylerimize sorduk ve buna gerçekten bir ağabey, bir usta gibi incelikli cevap verenleri sevdik. Bazen de sadece görerek, gözlemleyerek öğrendik. Mesela Şener (Şen) Ağabey bize söyledikleriyle değil; ama yaptıklarıyla çok örnek olmuştur. Ben de gençlere aynısını yapmak isterim. Komiklik, bir insanın içine sonradan enjekte edemeyeceğiniz, varsa da çıkaramayacağınız bir şey. Bizim insanımızda ciddi potansiyel var, hikayesi olanlar bunu özgürce kağıda dökebilir, öyküselleştirebilir, sahneye çıkıp anlatabilir.

HELLO!: Oğlunuz Kemal büyüyor, daha önceki röportajımızda onu kendi hikayesini yazması için serbest bırakacağınızı söylemiştiniz, yapabiliyor musunuz?

Cem Yılmaz: Bir buçuk sene önceydi ama çocuklarda her şey o kadar hızlı değişiyor ki… O zaman müzikle daha ilgiliydi, şimdi ufak ufak bir şeyler çiziktirmeye başladı. Böyle anlatacak şeyleri birikmiş gibi bir halleri var, çok hoşuma gidiyor. İşlerimle olan ilgisi de mutlu ediyor beni; ofiste uzun vakit geçirdiğimiz zamanlarda bazen ziyarete geliyor. Bir gün bir masanın etrafında böyle 20-25 kişi oturmuş harıl harıl çalışırken geldi ve o kalabalığın içinde “Merhaba, herkese kolay gelsin” dedi. Sonra biraz bizi seyretti, bekledi, bekledi, baktı herkes bir şeyler konuşuyor, “Bir şey söyleyeyim mi?”, dedi: “Benim de yeteneklerim var!” Sonra döndü, mutfağa gitti. Bu çok çarpıcı bir şeydi, herkes çok güldü. ‘Arif V 216’nın ön çalışmaları sırasında Ozan’la robot mobot konuşurken de bizimleydi, o günlerde okulda da şans eseri eğlenceli bir aktivite yapmışlar, öğretmen hepsinin robot taklidi yapmasını istemiş. Düğmesine bastığı çocuk yürüyor, sıra bizimkine gelmiş, öğretmen düğmesine basmış ama hiç kımıldamamış, filmden replik araklayıp “Pilim bitti” demiş. 

HELLO!: Siz çocukken babanıza aldırmak istediğiniz orgu kontrplağın üzerine çizip hayali olarak çalmaya başlamışsınız. Instagram’ınızda gördüm, Kemal de kahve bardaklarından ritim tutuyor. Hayal güçleriniz paralel çalışıyor galiba. Armut dibine mi düşüyor dersiniz?

Cem Yılmaz: Biraz uzaklaştı müzikten aslında, tüm zamane çocukları gibi elektronik oyunlarla çok vakit geçiriyor. Sahneye çıkma konusunda pek bir çekingenliği yok. Bir kere TİM’deki gösterimden önce geldi ve “Seni ben sunacağım” diye tutturdu. Yapma, etme, bu şaka değil, insanlar bilet alıp geliyor oğlum dedim, dinletemedim. “Bu benim hayatımda en çok istediğim şey, konuşacaklarımı kağıda yazdım” dedi. İçim parçalandı, kıyamadım, “İyi çık” dedim. İki bin kişinin karşısına çıktı, “Birazdan babamın şakalarını izleyeceksiniz. Bunların hepsi çok güzel şakalardır, lütfen cep telefonlarınızı kapatın ve bu şakaların tadını çıkarın” dedi ve indi. ‘Arif V 216’nın galasında da çıkıp “Babamın filmine hoş geldiniz” demişti. Bir keresinde “Sen benim nelerime gülüyorsun” diye sordum, YouTube’dan ‘Ortaya Karışık’ videosunu açtı. Sözlerime ve hareketlerime gülüyormuş. Bu işlerle ilgilenen bir adam olmasını isterim tabii, bu işlerden bir zarar görmedim ben.

“Ben sahnede ne anlatacağımı bir-iki sene kadar düşünüyorum aslında. Anlık espri zaten değilken, o önemli değil. Ancak anlatım keyfi denilen şeyi önceden kurgulamak lazım. Biriktirdiğiniz şeyin öyküselleşmesine vakit ayırmanız gerekiyor.”

CEM YILMAZ VE KADIN-ERKEK İLİŞKİLERİ 

HELLO!: Bugüne kadar en uzun ilişkiniz kaç sene oldu? Kadın-erkek ilişkilerinde kendinizi hatalı bulduğunuz, keşke dediğiniz noktalar var mı?

Cem Yılmaz: En uzun ilişkim beş yıl sürdü. İlişkiler herkes kendini iyi hissettiği kadar devam ediyor. Artıları eksilerinden daha fazla olan bir adam olduğumu düşünüyorum. Bu konuda hiç geri vites yapmayacağım ama elbette ki hatalarım vardır; hatasızım demek çok saçma olur. Herkes bir şeyler alıp bir şeyler götürüyor. Gençken ilişkiler konusunda daha coşkulu cevaplar verirdim ama artık bu yaşımda temkinli olmanın daha doğru olduğuna inanıyorum. Kelimeler cımbızlanıyor ve bizim toplumda çok belirgin bir şekilde kadınları bu konuda çok incitecek şeyler yazılıp çiziliyor. Buna mahal vermemek, dikkatli olmak lazım.

HELLO!: Dikkatli olmak konuşmamak mı demek?

Cem Yılmaz: Hem öyle hem de herhangi bir cümlemi kimsenin üzerine alınmasını istemem. Bu konuda incelikli davranmayı ve nezaketi çok önemseyen bir insanım. Güzel başlasın, güzel bitsin isterim.

HELLO!: Kadınlar muhabbetleriyle kendilerini güldüren erkeklere bayılıyorlar mı gerçekten?

Cem Yılmaz: Kadınlar da seviyor, erkekler de. Onun için topun ağzındayız!

HELLO!: Peki siz şıpsevdi ve flörtçü bir erkek misiniz?

Cem Yılmaz: Hayır, değilim. Ama yalnızlığı fazla yüceltmem; insanın sevdiği biriyle beraber olması ve ilişkide olma hali daha güzel diye düşünüyorum. Kesinlikle kimseye bir gönderme olarak algılanmasını istemem; fakat hem beraberlikler hem de ayrılıklar sırasında kadınlara çok kötü davranan bir toplumuz, çok kaba sözler yazıp çiziyorlar. Onun için en azından biz üzerimize düşen nezaketi göstermek zorundayız.

HELLO!: ‘Karakomik Filmler 2’deki Güven de Birol da platonik aşık tipler. Sizin oldu mu böyle platonik aşkınız? Hiç aşk acısı çektiniz mi?

Cem Yılmaz: Hayır, çekmedim. ‘Deli’ filminde benim oynadığım taksici Güven karakteri Büşra’nın (Develi) oynadığı Meral karakterine platonik aşık. Benim fiziğim malum, Büşra ise boylu poslu, güzel bir kız. Bana diyorlar ki “Ağabey gözlerine bakacağım diyorsun ya, denk getirebilecek misin?” Ama gerçek hayatta böyle fiziksel şeylere çok önem veren bir insan değilim. İyi insanlara denk gelmişim, tesadüfen aynı zamanda fiziksel olarak da çok güzel insanlarmış. Hatta bir erkek olarak bu konuda çok dayak yedim, “Böyle bir kadının bunun yanında ne işi var?” dediler.

CEM YILMAZ’IN OĞLU KEMAL: “BABAMIN YAKIŞIKLILIĞI YÜZDE 2, ONU UPGRADE ETMELİ”

HELLO!: Şimdi aklınızda ne var? Müzikal yapmayı düşünür müsünüz mesela?

Cem Yılmaz: Belki sahnede değil de, müzikal bir film olabilir. Yıllardır da üzerinde düşündüğümüz bir şey…

HELLO!: Çok teşekkürler, şimdi Kemal okuldan çıkıp yanınıza geldi ve son sorumuzu ona soralım istiyoruz. Kemal, baban hakkında ne hissediyorsun, ona iyi bir baba diyebilir miyiz?

Kemal Yılmaz: İyi hissediyorum; evet, iyi bir baba diyebiliriz. Bazen oyun kazanıyorum, o sırada babam yanımda değilse kazanmanın mutluluğunu tam yaşayamıyorum, ona da söylemek istiyorum. Benim istediğim şeyleri yapmaya ve mutlu etmeye çalışır. O, beni güldürüyor, ben de arkadaşlarımı güldürüyorum. Ama ona söylemiştim, bazı özelliklerini upgrade etmesi lazım. Mesela yakışıklılığı yüzde 2, onu upgrade etmeli.

Sizin unutulmaz CMYLMZ repliğiniz hangisi?

“Bekleme süresini uzatırsan zamanda daha da ileriye gidersin.” (A.R.O.G.) / Ayşe Barım

“Deliler aşıkların yardımcısıdır.” (Deli – Karakomik Filmler 2) / Banu Yentür 

“Gemi biraz sola mı çekiyor Kuna?” (G.O.R.A.) / Begüm Kütük

“Kaç kişisiniz? Dört. 3 tam, 1 robot.” (G.O.R.A.) / Berna Sağlam Naipoğlu 

“For your eyes only five hundred euros until car.” (Ali Baba ve 7 Cüceler) / Berrin Yoleri

 “Alo Muhittin, Arif ben. Amerikan Başkanı dahil herkesi devreye sokun. Uzaylılar tarafından kaçırıldım. … Ne? Evet, tarafından!” (G.O.R.A.) /Cem Hakko 

“Senin yüzüne n’oldu ya?” (G.O.R.A.) /Cihan Alpgiray

 “Peki Zeki Müren de bizi görecek mi? (Vizontele) / Demet Akbağ

 “What are you after this?” (Kaçamak – Karakomik Filmler 1) / Emre Yusufi

 “Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?” (Vizontele) / Erol Tabanca 

“Çanakkale’den geçmeyeceğiz baba – Çanakkale zaten geçilmez oğlum!” (Hokkabaz) / Hülya Eltemur

 “Dans benim için bir tutku. Dans hayatımda hep oldu, bundan sonra da hep olacak.” (Emanet – Karakomik Filmler 2) / Kaan Sekban

 “Bize öyle bir bilgi gelmedi.” (Bir Tat Bir Doku) / Kıvanç Tatlıtuğ l “F..k the menu! Everything, everything, but little little into the middle.” (Fundamentals) / Mehmet Y. Yılmaz

“Komutan Logar, bir cisim yaklaşıyor.” (G.O.R.A.) / Melda Narmanlı Çimen

 “Benzin döküp adam yakılır mı, yapmayın abi ya.” (Her Şey Çok Güzel Olacak) /Mert Fırat

“Ya bir şey sorucam: Senin yüzüne n’oldu ya?” (G.O.R.A.) /Nilperi Şahinkaya

 “Peki Zeki Müren de bizi görecek mi?” (Vizontele) / Onur Baştürk

 “Amerikan sineması sözüm sana!” (G.O.R.A.) / Ozan Güven

“Folklorik olarak sana saygım var ama sana tapamam totem.” (G.O.R.A.) / Ronit Hakko

“Ben bunu Kütahya’da çektim zaten, bunda bir şey yok.” (G.O.R.A.) / Sema Güral Sürmeli

 “Doğada bulunan dört element: Ateş, su, toprak, tahta. Yok, demin biri hava dedi, hava! Tahta yok, g..ünüzden element uydurmayın.” (G.O.R.A.) / Tamer Yılmaz

 “Everything, but little little into the middle.” (Fundamentals) / Vuslat Doğan Sabancı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here