Dünyanın merkezindeysen yürüyeceksin!

0
805

İstanbul yürüyenlerin şehridir. Sadece dünyanın en güzel rotalarına sahip olduğu için değil, mecburiyetten de. Trafik İstanbulluları yürütür. Yürürler, rastlaşırlar; yürüdükçe hayal kurarlar. Peki bir virüs İstanbulluların ayağına pranga vurabilecek mi?

YENAL BİLGİCİ

İstanbul’un orta yerinde bir taş var. Milyon Taşı. Sultanahmet’ten Sirkeci’ye inerken, Yerebatan Sarnıcı’na henüz gelmeden onu görürsünüz. Dikkatli ba- karsanız tabii… Öyle görkemli bir taş değildir. Süssüzdür, sadedir. Bir minik çukurun içinde, aşağı yukarı 1700 yıldır bekleyip durur.

İmparator I. Konstantin, dördüncü yüzyılda taşı oraya tüm yolların başlangıcını göstersin diye diktirmişti. Roma’daki gibi. Dünyanın yeni merkezi böylece belirlenmişti. Tüm yollar artık Milyon Taşı’ndan başlıyordu; tüm mesafeler bu taşın durduğu yere göre ayarlanıyordu. Milyon Taşı, dünyanın sıfır noktasıydı.

Belki tüm yollar İstanbul’dan başladığı için, yolu İstanbul’a düşen herkes yürümeyi sever. Caddelerde volta atmak, arı kovanı gibi uğuldayan çarşılarda dolaşmak, Boğaz’a ‘hava almaya’ diye çıkıp saatlerce aşağı yukarı dönüp durmak ata sporumuzdur. Yürürüz. Yürüdükçe düşünürüz. İnsanlarla rastlaşır; olaylarla, fırsatlarla karşılaşırız. Hayatlarımızda tesadüflerin yeri çoktur. Çünkü yürüdükçe şahit oluruz; yürüdükçe dünya önümüzde açılır. İstanbul, ayaklarını kullanmayı sevenlerin şehridir. İstanbullular, Milyon Taşı’nın hakkını verir.

SARAMAGO BUGÜN NE YAZARDI?

Koronavirüs biraz da bu yüzden İstanbulluları fazladan zorluyor. Bizi gözümüz kulağımız gibi kullandığımız ayaklarımızdan vazgeçirdiği için.

Büyük Portekizli yazar Jose Saramago’nun ‘Körlük’ isimli kitabı son aylarda çok satıldı. Çünkü insan zihni ilginç çalışıyor, bir virüsün kıskacındayken başka virüsleri daha çok merak etmeye başlı- yor. Eskileri, yayılması muhtemel olanları ve hatta hayali virüsleri, hastalıkları, salgınları… ‘Körlük’ün yayın tarihi 1995, bizde rağbet görmesi 2020. Bazı romanların böyle kendine has bir hayatı vardır; çoğala çoğala yaşarlar.

‘Körlük’ de çoğalıyor. Demek ki insanların yoksunluğu giderek çoğalıyor. Saramago romanında, nedeni anlaşılamayan bir salgın neticesinde insanların artık görememeye başlamasını anlatır. Adı sanı belli olmayan bir ülkede, adı sanı belli olmayan insanların arasındayız. Yani her yerdeyiz. Hemen herkesin körleşmesiyle toplumun kademe kademe çöktüğünü görürüz. Portekizli yazar metaforları yerli yerine koyarak, içinden geçtiğimiz zamanı mükemmelen aktarır.

Yaşasaydı ne yazardı? Bazı yazarlar için arada bir aklıma gelen bu soruyu Saramago için hep sorarım. Giderek çoğalan yoksunluğumuz gibi azalan beceri- lerimizi de en iyi o anlatır.

‘Öyle olsaydı’ların edebiyattaki zirvesi odur.

Hayalim şu: Saramago bugün yaşasaydı, yürümeyi unutan bir toplumu yazardı. Hayatımıza yerleşen ve kazık çakmışa benzeyen virüs, şehirle aramıza girdi. Temasımızı kesti. Milyonlarca kişiyi aylarca eve tıktı. Dışarıya çıkıldığında da sereserpeliği, rahatlığı öldürdü.

Yaz başında, bir nebze rahatlanan günlerde sokaktaki halimizi düşünün. Şehirde nasıl dolaşıldığını unutmuştuk. Sokaklarda, parklarda, bir göz karşıdan gelende, tedirginlikle yürüyorduk. Bir tanıdıkla karşılaşınca elimizi kolumuzu nereye koyacağımızı bilemiyorduk. Üzerimize alışık olmadığımız bir acemilik, bir sersemlik sinmişti. Trafik ışıklarında, sokak köşelerinde kafalarımız karışıyordu. Nerede beklenecek, kim nerede duracak, geçiş üstünlüğü kimde? Yaşlılarda mı gençlerde mi çocuklularda mı? Bir sürü yeni soru… Bu soruların çoğuna düzgün cevap bulamadık; bulabildiklerimiz konusunda anlaşamadık.

Virüsün soluğu hâlâ ensemizde. Acemiliğimiz devam ediyor. Kimse artık şöyle keyifle, etrafına baka baka, elini kolunu sallaya sallaya, ıslık çala çala şehirde dolaşamıyor. Kimse (‘aklı başında kimse’ de diyebiliriz) insanların

arasına karışamıyor. Kimse şehirde hakkınca aylaklık edemiyor. Bir şehrin hakkı en çok yürürken verilir; şehrin hakkını vermeyi çok özledik.

DÜNYANIN EN GÜZEL YÜRÜYÜŞ ROTALARI NEREDE?

Virüs hayal kurmamıza engel değil. Özlediğimiz yolları zihnimizde yeniden yürüyebiliriz. Bir şehri şehir kılan insanların uğultusunu, cümbüşünü de hayalimize ekleriz.

Şehri hayallerimizde adımlamaya baş- lamadan evvel yine de bir soralım: Dünyanın en güzel yürüyüş rotaları hangi şehirdedir? Londra’da mı? Paris’te mi? Roma’da, Barselona’da, New York’ta mı? Beijing, Tokyo ya da Isfahan’da mı?

Bir sıralama yapsak, kanaatimce ilk sıraya İstanbul’dan başkası yerleşemez. Biz İstanbul’u hor görmeye, sevmemeye, ondan şikâyet etmeye alıştık ama güzellik bahsinde hiçbir şehir onu kolay kolay geçemez.

YÜRÜYEREK BİTMEYEN, YÜRÜDÜKÇE GENİŞLEYEN ŞEHİR

Düşünün, Boğaz’ın iki yakasını da uçtan uca yürüyebilirsiniz. Her adımınızda bir kartpostalın içine yerleşeceksiniz. Sis, vapurlar, martılar, karşı kıyıda yanan ışıklar… Anadolu tarafında, Kız Kulesi’nden Anadolufeneri’ne; Avrupa’da Karaköy’den Sarıyer’e hayal kura kura, ıslık çala çala, üstelik denizden de pek az ayrılarak altı-yedi saatte yürürsünüz. Tabii hiç durmazsanız! Ama bu hatlarda fazladan saatler harcamamak;binalara, manzaraya ve bu manzarayla güzelleşen insanlara hayran hayran bakarak oyalanmamak mümkün değildir. İstinye’de, Paşalimanı’nda sislere gömülmüş balıkçı barınakları; Mimar Sinan’ın, Balyanların denizin üstünde nakış nakış işlediği camiler; her daim hayal görür gibi uyuklayan Boğaz köyleri; güzel isimli, rengârenk kayıklarına her sabah bahtlarını yükleyip sulara açılan balıkçılar; şafağın ayazından günbatımına beklerken sabırtaşına dönmüş kıyıyı mesken tutmuş oltacılar; deniz kokusunu mis gibi çay kokusuyla karşılayan kıyı kahveleri… Bunların önünden, yanından, arasından geçip giderken duraklamamak mümkün mü? Hadi madem bu işe kıyasla başladık, bir soru daha: Londra’da Thames’in, Paris’te Seine’in kıyısında bu cümbüşü bulmak mümkün mü?

İstanbul böyle bir şehir. Yürüyerek bitmeyen, yürüdükçe genişleyen bir şehir… A noktasından kalkıp B noktasına gitmek güya mümkün ama matematiğe de Google Maps’e de çoğu zaman sığmıyor. Çok ara yol, dolambaç ve sapak var. Zihni ayartan çok unsur var. Adımlarınıza, yürüyüş ritminize hâkim olamıyorsunuz. Çoğu kez şehir sizi belirliyor, tempoyu o ayarlıyor. Nereye gitmek isteyeceğinize, nereye yürüyeceğinize şehir karar veriyor.

PADİŞAHLAR GEZMEK İSTERSE

En güzel örnek tarihi yarımadan gelir. Beyazıt’tan Eminönü-Sirkeci hattına ineceğimizi varsayalım. Ne kadar zamanda yürüyeceğiz? Hiç durmazsak yarım saatte 1500 yıllık tarihin içinden geçip gidebiliriz (Sultanahmet Meydanı’ndaki Dikilitaş’ın yanından geçerseniz, taksimetre 3500 yıl yazar). Ama durmamak mümkün mü? İstanbul sizi bu yarım saatlik çemberin içinde saatlerce, günlerce yürütür. Yine de kendini bitirmez. Sizi bitirir.

İşte Divanyolu… Bizans İmpararatoru Konstantin tarafından inşa ettirildiği dönemki adıyla Mese Yolu. Dünyanın tarihi yükünü, gücünü bir caddeyle özetlesek çok düşünmeden onu seçerdik. Sultanın karşısına çıkmak için vezirler, elçiler hep bu yolun görkemini hissede hissede yürüdüler. Düşünün; bu yolun çevresinde Ayasofya, Topkapı Sarayı, Yerebatan Sarnıcı, Çemberlitaş, Sultanahmet Camii var. İleride Beyazıt Meydanı, sonra da şehir surları var. Başında, tüm yolların başlangıcı Milyon Taşı var.

Topkapı’nın bahsi geçti; orada bir duralım. Bahçe güzel, bina güzel, ortam muhtemelen epey stresli ama elbette güzel. Peki çevresinde İstanbul varken, bir padişaha yeter mi Topkapı? Güzel bir bahçe, hoş bir koruluk insanı nereye kadar idare eder? Bugüne kadar, padişahların kılık kıyafet değiştirip halkın arasına karıştığı epey hikâye okuduk. Biz bu ‘tebdil gezme’de hep kılık kıyafet kısmına, yani ‘tebdil’e takılıyoruz ama padişahların canı belki sadece gezmek istiyordu. İstanbul’da gönlünce yürümek; Divanyolu’nu sakin sakin kat etmek; hanlara, dükkânlara sapmak; alışveriş yapmak, selam almak, selam vermek… Sadece dolaşmak istiyorlardı. Belki onlar da kendilerini karantina döneminde evine kısılmış İstanbullular gibi hissediyordu.

Padişah parantezini kapatalım. Yarımadada yola devam. Divanyolu’ndan kafamızı kaldırmadan, bizi ayartmak için bekleyen onca tarihi yapıya aldırmadan yürüyüp geçtik diyelim; aşağıya Sirkeci’ye, Eminönü’ne nasıl ineceğiz? Orhan Veli’nin ‘serin serin Kapalıçarşı’sı, ‘cıvıl cıvıl Mahmutpaşa’sı bu hattadır ve sırf bu ikisi insanı defalarca yoldan çıkarır. Şöyle şaşırıp orta ölçekli bir hana girsek, sağa sola gözümüzün ucuyla bakmak bile sadece yarım saat tutar. Büyük Valide Han’a girsek gün orada geçer.

Valide Hanı’nın çatısına çıkmak, Instagram uğruna hoplayıp zıplayanlardan dolayı artık yasak. Bugüne kadar nasıl buna izin verilmişti, o da ayrı bir konu ama bu hanın kubbeleri arasından bakınca nerede yaşadığınızı gerçekten görürsünüz. Oryantalist masalların, filmlerin, çizgiromanların, habire eksik anlatılan, büyülü, esrarlı; insanların hep gizemli bir uğraş üstüne yaşadığı İstanbul’u burasıdır. Ama bizim içeriden bildiğimiz, damarlarımızda hissettiğimiz, hakiki İstanbulumuz da budur. Sisliyken, bulutluyken, gün doğarken, gün batarken hep efsuna bulanmış gibidir; tek fark şehirde bizi bekleyen iş güç, gerçek hayat, çıldırtan trafik de vardır ve İstanbul bu manzaraya sığmayacak kadar büyüktür.

BİZ ZATEN YÜRÜMEYE MECBURUZ

Yürüyelim. Hana on beş dakika mesafede eşsiz Süleymaniye duruyor. Mimar Sinan’ın İstanbul’daki şaheserini oraya koyması tesadüf değil. Milyon Taşı, yolun başında dikiliyor ama kalp Süleymaniye’nin durduğu tepededir. İşte bu yüzden, Süleymaniye bahçesinden durup şehre baktığınızda da hayata baktığınızı, dünyayı gördüğünüzü düşünürsünüz. Manzaranın yavaş yavaş değiştiğini de fark edersiniz. İstanbul ışık hızıyla değişen bir şehir ama gidenin de yerinin dolmadığı bir şehir. Hiç durmaz. Bazen tatsız bir pop şarkı sözündeymiş gibi yıkıla yıkıla ilerler.

Bu konuları, hem de yüz yıl önce düşünürken, Mehmet Akif Ersoy’un bile canı yanı yanmış; bugünü artık siz hesap edin. “Yıkmak, insanlara yapmak gibi kıymet mi verir / Onu, en çolpa herifler de, emin ol becerir / Sade sen gösteriver ‘İşte budur kubbe’ diye / İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye / Ama gel kaldıralım dendi mi, heyhat, o zaman / Bir Süleyman daha lazım yeniden, bir de Sinan” demiş İstiklal Marşı şairi. Süleymaniye’den İstanbul’a bakarken, bu dizeler insana hep bir mahzunluk verir.

Daha Arkeoloji Müzesi’nin bahçesi demedik, Aya İrini, Mısır Çarşısı demedik. Her gün defalarca yürüsek doyulmaz Soğukçeşme Sokağı demedik… Büyük Postane’nin taş basamaklarında oturur soluklanırız demedik. İstanbul’da yürümeye günler değil, ömür yetmez. Tarihi yarımadadan çıkamadık bile. Artık ‘bir zamanlar’ da olsa Beyoğlu’nda ‘sürtmenin’, Aşiyan’dan, Beylerbeyi’nden, Arnavutköy sırtlarından döne döne Boğaz’a inmenin, Haliç’ten Marmara’ya sur boyunca ilerlemenin keyfinin değme rotada bulunmayacağına giremedik. İstanbul büyük. Bu şehir insanı hem yürümeye zorluyor, hem de fena ayartıyor. Ayarsız bırakıyor.

İdmanlı olduğumuzu söylemiştim. Bu şehir herkesi ‘tabanvay’a mecbur kılar. İstanbullu, virüs yüzünden unutmaya yüz tutsa da yürümeyi bilir. Çaresi yok. Emin Alper imzalı Alef (2020) dizisinin bir sahnesinde Kenan İmirzalıoğlu arabalı arkadaşına şöyle diyordu: “Beni de Aksaray’a atar mısın; İstanbul Üniversitesi’ne gideceğim.”

Üniversite Aksaray’da değil, Beyazıt’ta…Bilmiyor mu bunu Alef’in senaristi? Biliyor tabii ama artık trafiği de damarlarında hissediyor. Biz zaten yürümeye mahkûmuz. Araban varsa park etmek için yürürsün, taksici ineceğin yeri beğenmez, trafiğe girmeden indirir yürürsün… İmirzalıoğlu da fazladan yürümüş olmalı. Takriben 25 dakika. Fazlasını trafikte kaybederdi zaten. Biz İstanbullular, dizi icabı bile olsa trafiğe girmeyiz. Beyazıt’a hiç girmeyiz. Böyle alıştık.

Şimdi bu alışkanlığımızla sınanıyoruz. Hem de en iyi bildiğimiz yerden. Saramago, ‘Körlük’te insanların aslında salgından önce de görmediğini anlatıyordu. Salgın bir bakıma körlüğümüzün teyidiydi. Ama biz neyse ki salgından önce de yürüyorduk. Yoksa Milyon Taşı hâlâ İstanbul’un orta yerinde durmazdı. Sadece biraz paslandık.

Suskunlar’ın büyülü rotası

İhsan Oktay Anar, 2007 tarihli ‘Suskunlar’ romanında, kahramanlarından Eflatun’u, 40 sayfa boyunca nefis bir rota üzerinde yürütür. Bodrum Mesihpaşa Camii’ine yakın, demek ki Laleli civarındaki hayali Sofuayyaş Mahallesi’ndeki bir sokaktan başlayan yürüyüş, Galata Mevlevihanesi’nde biter. Sadece kendi işittiği gizemli bir sesin çağrısına uyarak yürüyen Eflatun, Divanyolu’na çıkar, Beyazıt Hamamı’nın, Darphane kapısının önünden ilerleyerek Çemberlitaş’a ulaşır; Tavuk Pazarı’ndan Eminönü İskelesi’ne iner; kayıkla Karaköy’e geçer; önce Voyvoda sonra Küçük Kule kapılarından geçerek ve bu arada epey bir vakaya tesadüf ederek Galata Mevlevihanesi’ne varır. Bu sırada İhsan Oktay Anar da bize bambaşka bir İstanbul anlatır:

“ (…) Gerçekten de burası bambaşka bir yerdi. İskeleye göre sağ tarafta, Havyar Hanı ile Gümrük arasında, şimdi Kurşunlu Mahzen denilen, ama eskiden Haliç’i düşman gemilerine kapatmak için Rumlar tarafından yaptırılmış zincirin diğer ucunun asılı olduğu kale vîrânesi vardı. İşte bu yapıya, eski zaman efendileri, ‘Galata kalesi’ derlerdi. Sol tarafta ise surun ardından, Aziz Fransisko Kilisesi’nin çan kulesi, daha aşağıda da Arap Câmii’nin minaresi, yukarıda ise o meşhûr Galata Kulesi görünmekteydi. Tâ tersaneden gelip surlar ile kıyı arasından Tophane’ye kadar ilerleyen Büyük Yol’un yanında, denize çakılı kazıklar üzerinde derme çatma kurulmuş, müdâvimlerinin endişe etmeksizin felekten bir gece çalsınlar diye kollukçulara beher gece yüzer, hatta üçyüzer akçenin koklatıldığı bir dizi salaş meyhane göze çarpmaktaydı. Bu yolun diğer tarafında ise, sırtlarını Galata surlarına vermiş ahşap ve köhne evler, müşterileri genellikle denizcilerden ibaret demirhaneler, boyahaneler, marangozhaneler ve yelkencisinden pusulacısına kadar çeşit çeşit esnâf ve zanaatkâr dükkânı diziliydi. Yine ellerinde mekiklerle ağ ören yahut tamir eden Ermeni kadınları ve Surp Krikor Kilisesi’nin o ağır çanını bile taşıyacak sağlamlıkta, kenevir halatlar ve urganlar büken iplikçiler de buradaydı.”

 

YAZI: YENAL BİLGİCİ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here